"Hep ileriye, ileriye… Umuda doğru koşun"

-
Aa
+
a
a
a

21 Ocak 2026 tarihinde aramızdan ayrılan Türk tiyatrosunun efsane ismi Haldun Dormen'i 19 Şubat 2019'da Açık Dergi'de Ömer Madra ve Mesut Varlık ile gerçekleştirdiği söyleşiyle anıyoruz.

""
Açık Dergi: Üstad Haldun Dormen'le Mülakat - Tam Versiyon
 

Açık Dergi: Üstad Haldun Dormen'le Mülakat - Tam Versiyon

podcast servisi: iTunes / RSS

Mesut Varlık: Merhabalar, iyi akşamlar, Açık Dergi'deyiz ve bu akşam çok özel bir konukla birlikteyiz. Konuğumuzu Ömer Madra ile birlikte ağırlıyoruz; Haldun Dorman, bizimle birlikte. Hoşgeldiniz.

Haldun Dormen: Hoşbulduk.

Ömer Madra: Hoşgeldiniz Haldun Bey. Çok mutluyuz Açık Radyo'da sizi görmekten, ilk defa oluyor, gayet büyük bir mutluluk içindeyiz.

M.V.: Evet, bu kadar yıl sonra ilk defa.

Ö.M.: Evet.

M.V.: Evet, 90 yıllık bir yaşam serüveninin sonucunda ve devamında hala aktif bir şekilde... En son kaç oldu? Ben sizi takip edemiyorum; ayda dört oyun mu, beş oyun mu?

H.D.: Yani dört ayrı oyun oynuyorum. Ayda 20, 25 hatta. Hiç başka bir şeyim yok gibi bir şey.

M.V.: Bir rekor da, dünya çapında bir rekor.

H.D.: Bence dünya çapında bir rekor bu ve benim yaşımda bunu da yapacak başka kimsenin pek olduğunu zannetmiyorum. Onun için ben kendimi ‘Hızır Deli’ olarak görüyorum.

Kibarlık Budalası

M.V.: Artı bunun yanında Kibarlık Budalası… Muhtemelen Fransa'da da sizin kadar oynanmadı.

H.D.: Bence oynanmadı o kadar. Önümüzdeki haftalarda 600. oyunu oynayacağız. Muhteşem bir oyun. 600 defa oynamak ve özellikle de yabancı bir ülkede oynamak gerçekten büyük bir olay.

Ö.M.: Evet, muhtemelen, hakikaten Fransa'da kırılmamış bir rekor bu.

M.V.: Fransa'da kırılmışsa bile başka hiçbir ülkede kırılmamıştır.

H.D.: Muhtemelen, evet.

M.V.: Ben bir de Fransa'dan bahsedilmişken, aradan ufak bir ukalalık edeyim izninizle; Georges Feydeau da sizi çok uzun yıllar önce seyretti.

H.D.: Feydeau’nun oyunlarını biz çok oynadık, evet.

Ö.M.: Feydeau’nun da Fransa dışında galiba Vodville hatta Fars oyun tarzının bence dünya çapında bir şeyini yaptınız. Ben oldukça genç bir yaşımda seyredip hayran olmuştum.

H.D.: Burada Vodville diyorlardı ama ben Vodville ismini inatla değiştirdim, Fars yaptım çünkü doğrusu Fars.

Ö.M.: Onun çok önemli olduğunu düşünüyorum.

Dormen Tiyatrosu topluluğu, 1964'te sahnede poz veriyor; bunlar arasında (soldan sağa) Erol Keskin, Altan Erbulak, Haldun Dormen, Metin Serezli, Tülin Oral ve Başar Sabuncu var. / Fotoğraf: T24 

H.D.: Neco Şvedo da tabii onun babası, Fars'ın en büyük yazarı, en önemli yazarı. Onun da 5-6 tane oyununu oynadık.

Ö.M.: Ben bir kısmını seyrettiğimi hatırlıyorum. Özellikle Bit Yeniği...

H.D.:Bit Yeniği çok büyük sükse yapmıştı. Özellikle rahmetli Altan Erbulak bir genci oynuyordu.

Ö.M.: Bir de Arapsaçı vardı galiba.

H.D.:Arapsaçı, Bit Yeniği’nin adaptasyonu. Ben onu tekrar oynadığım zaman, Türkiye'de geçen bir şekilde adapte etmiştim.

Ö.M.: Yani böyle garip tesadüflerin; aynı kapıdan girip çıktığınızı, çok ilginç sahne tekniklerini falan hatırlıyorum.

H.D.:Bit Yeniği’nde iki karakter oynuyordum. Bir karakter olarak kapıdan çıkıyordum, bir kapıdan da öbür karakter olarak giriyordum. Hatta birçok insan iddiaya girmiş iki değişik aktör oynuyor diye.

Ö.M.: Evet, benim için de tamamen unutulmaz bir şeydi o. Kapıdan girip aynı anda, aynı saniyede çıkıyordunuz çünkü.

H.D.: Fakat her anı hesaplıydı onun. Ben kolumu uzatırken, birileri kolumu giydiriyordu. Kıyafet de ona göre yapılmıştı biraz.

M.V.: Ama zaten tiyatromuzdaki bu ritim ve hız meselesini biraz da sizin yönetmenlik şapkanız getirdi tiyatromuza.

Ö.M.: Hız meselesi de.

M.V.: Daha doğrusu hız meselesi, ritim ve zamanlama.

Ö.M.: Özellikle de Feydeau’da ve Fars'ta bu hayati...

H.D.: Bence öz olmadan, timing dedikleri şey olmadan, zamanlama olmadan hiçbir oyun çekilmez. Özellikle Fars’tan komediler hiç çekilmez yani düşünerek cevap verirseniz, Fars’ın bütün niteliği gider. Onun için suflör diye bir şeye tahammülü yok Fars’ın. Ben gelirken suflör olayını kaldırdım. İlk başta çok telaşlandı herkes ama bakıyorum şimdi alıştılar.

M.V.: Suflörün kalkması bir de özgüvende getiriyor olabilir mi tiyatroya?

H.D.: Tabii yani eskiden lafı söylerlermiş. Biraz beklerlermiş orada, işte suflör söylüyorsa söylüyor, sonra tekrar lafa girermiş. Hayatta da suflörümüz yok ki...

M.V.: Ve bununla birlikte tabi bir Dorman selamlaması; suflörü kaldırmış olmanız, timing meselesi...

H.D.: Yani suflörü kaldırmış olmam şu şekilde: Suflör hâlâ var ama provalarda var. Provalarda suflörün çok büyük yardımı oluyor ama son üç dört provada suflörü kaldırıyoruz. Ve ben, yani operada, Bursa Operası’nda, İzmir Operası’nda Lüküs Hayat’ı sahneye koydum. Onlar da suflöre alışkındı. Ben “kabul etmem” dedim ve kaldırdım. İlk başta çok telaşlandılar; ayıldılar, bayıldılar. Sonra bayıldılar ama… Şimdi çok çok hoşlandılar suflörsüz oynamaktan. Oynanıyor çünkü, gayet meraklı.

Oradaki bütün espri aslında seyirci ile oyuncu arasında, suflör gibi yapay bir ses unsurunu kaldırmış olmak ve onların doğrudan karşı karşıya gelmelerini sağlamak.

Selam meselesine gelince; ben ilk Amerika’dan geldiğim zaman, 50’li yıllarda… Son sahnede kalan selamı verip gidiyordu yani başrol oynasa bile, eğer ikinci perdede ölmüşse, o evine gidiyordu. Benimle beraber ise herkesin selama çıkmak zorunda kaldığı bir düzen oldu.

Ö.M.: Toplu selam, ama son derece ‘hoşgeldin’.

H.D.: Teşekkür ediyorum, göstermek istiyorum.

Ö.M.: Onu da siz getirdiniz. Yaptığınız şeyleri ben biliyorum.

H.D.: Evet, ben selamdan ısrar ettim ve selamların benim hep Bizans usulü oluyor.

M.V.: Hatta bu, nesilden nesile öğrenciler arasında da gayet sahip çıkılan bir şey. “Dormen Selamlaması” olarak anılır; iyi bir oyuncu her an, rahatlıkla ve spontane bir şekilde Dormen Selamlaması’nı yapabilir. Örneğin böyle bir gelenek vardır, izlerden biri hâlinde.

Dilerseniz bu tiyatro macerasının bunca yıllık serüveninin başlangıcından, bu doksan yıllık macera içerisinde yurt dışı deneyiminden başlayalım mı?

H.D.: Aslında tiyatro maceramın nasıl başladığını ben de bilmiyorum çünkü sanki öyle doğmuşum gibi hissediyorum, ben sinemacı, tiyatrocu olarak doğdum diyorum. İlk başta sinemayı daha güçlü görüyordum. Sinemaya, tiyatroya yardımcı olsun diye öğrenmek istedim.

Ve Amerika’ya tiyatroculuğu öğrenelim, sinemaya yardım olsun diye gittim. Ama sonra tiyatroya âşık olup kaldım. Yani başından beri böyle bir gösteri sanatı diyelim. Show business yani ben başka hiçbir şey düşünmedim.



Kendimi bildim bileli bu işin içinde olmak istiyorum: Dansçı, şarkıcı, aktör. Yönetmenlik diye bir tabir olduğunu çocukken bilmiyordum ama farkında olmadan yapıyordum. Babam bana Almanya’dan bir kukla tiyatrosu getirmişti. Orada farkında olmadan yazar ve öğretmen oldum. Evet… O günlerde küçük oyunlar yazıp komşu çocuklara oynuyordum birer, ikişer. Bayağı erken bir tarihte başladık, 13 yaş falandı zaten.

Ö.M.: Ve bu yurt dışındaki maceranın ardından memlekete döndüğünüz andan itibaren, zannediyorum tiyatro haricinde başka hiçbir şey yapmıyorsunuzdur.

H.D.: Yok, dışarıda da başka bir şey yapmadım yani yalnızca tiyatro yaptım. Dışarıda da, Amerika’da da dört buçuk sene kaldım ve bu süre zarfında sadece tiyatroyla uğraştım. Okuldan sonra New York’a gittim. New York’ta dans dersleri, şan dersleri aldım. Sonra Hollywood’a gittim. Hollywood’da Fast and Precious diye bir tiyatroda dört tane oyun oynadım. Yani hep tiyatro… Benim hayatım hep tiyatro.



M.V.: Yale'de miydiniz?

H.D.: Evet, ben ilk Yale’e gittim. Robert College’ı bitirdikten sonra Yale’e gittim, kabul edildim oraya. O zaman ayağımda hafif bir sakatlık olduğu için aktör olmak istemiyordum; “yönetmen olacağım” diyordum. Fakat sonra baktım ki Yale’de, derslerde gayet rahat aktör olabilirim dedim. Ve aktörlük de yapıyordum.

M.V.: Sizi hiçbir şey durduramıyor.

H.D.: Ama benim asıl sevdiğim şey yönetmenlik ve hocalık. O yıllardan beri hocalık yapıyorum, yine başlıyorum. Mesela Salı günü hocalığa başlıyorum.

M.V.: Öyle mi?

H.D.: Evet, onu bırakamam.

Ö.M.: Çok da yüksek sayıda diyebileceğimiz dünyanın yani Türkiye'de adeta rekor sayıda da oyuncunun yetişmesinde katkıda bulunuyorsunuz.

H.D.: Evet, yüzlerce.

Ö.M.: O da çok.

H.D.: Gayet rahatsızlıkla söyleyebilirim yüzlerce olduğunu.

Ö.M.: Yani bu tabi bilinmeyen ve çok fazla da görünmeyen ama son derece önemli bir şey.



H.D.: İlk geldiğim 24-25 yaşında Dolmabahçe'deki aktörleri yetiştirdim. Onlar da benim yaşımdaydı veyahut benden biraz küçük veyahut biraz büyüktüler. Metin Serezli, Altan Erbulak, Erol Günaydın, Erol Keskin... Bunlar aşağı yukarı hepsi benim talebelerim, benim yetiştirdiklerim.

M.V.: Nevra Serezli.

H.D.: Çırak-usta ilişkisinden doğan şey, bilgi sonucu aktör oldular.

M.V.: Evet, dolayısıyla sizin orada alaylı mı, mektepli mi tartışması içerisinde çok net bir şeyiniz var.

H.D.: Zaten bu tartışmaya hiç inanmıyorum. Alaylı–mektepli meselesi… Tabii ki mektepli olmak iyi bir şey ama mektepli olmayınca da çok büyük oyuncular yetişiyor. Yani mektepli olmayan oyuncular var: Adile Naşit, Bedia Muvahhit, Hazım Körmükçü… Görmüş olanlar mektepli değil ama hepsi efsanevi oyuncular. Ben gerçi çoğunu görmedim ama sonraki kuşakta da var: Adile Naşit mesela, Münir Özkul, Altan Erbulak… Onlar mektepli değil. Usta–çırak ilişkisinden çıkmış aktörler.

Ama mektepli olursa, bazı şeyleri daha çabuk ve daha konsantre bir şekilde öğreniyor. Ondan sonra yine bir ustanın yanında bir şeyler öğrenmesi lazım, yine sahneye çıkması lazım. Sahneye çıkmadan bu iş olmuyor.

M.V.: Muhakkak o ilişkinin kurulması gerekiyor.

H.D.: Mutlaka, mutlaka, mutlaka. Şimdi ben derslere başlıyorum ama derslerin sonunda, beş ayın sonunda mutlaka bütün talebeler birer kere sahneye çıkmak zorunda kalıyorlar. Ben şu anda müzikal dersi veriyorum. Hepsi birer şarkı söylüyor. Öyle… Bir şovun içinde, bir şov yapıyorum ben. O şovda beraber şarkılar söylüyorlar, teker teker de şarkılar söylüyorlar. Yani seyircinin karşısında şarkı söyleyerek tatmin oluyorlar.

M.V.: Siz de şarkı söyleyerek mi başladınız?

H.D.: Hayır, ben şarkı söyleyerek başlamadım ama şarkı söylemenin tiyatroda ne kadar önemli ve iyi bir şey olduğunu biliyorum çünkü insanlar günün birinde müzikal de oynamak zorunda kalabiliyorlar. Bana gelen talebeler şu anda daha çok amatör. Amatör olmaya niyetleri yok belki ama olsun; bir kere sahneye çıkmış olmaktan bile büyük bir mutluluk duyuyorlar.

M.V.: O da çok büyük, önemli bir deneyim.

H.D.: Bence sahneye çıkmak çok önemli yani tiyatrocu olmak isteyen insanın mutlaka sahnede öğrenmesi lazım her şeyi veyahut da “ben bir kere de sahneye çıkayım” diyen insanın da gerçekten bir kere sahneye çıkması lazım, şarkı söylemesi lazım, tirat okuması lazım, bir şey yapması lazım.

Lüküs Hayat (1985)

M.V.: Müzikaller de sizin kariyerinizde oldukça önemli bir yer tutuyor. Yani Sokak Kızı Irma'da da, Lüküs Hayat'ta da yanlış hatırlamıyorsam rekor seviyede yönetmenliğiniz oldu değil mi?

H.D.: Şimdi müzikallere ilgim, genç yaşımda sinemalarda gördüğüm müzikal filmlerin etkisiyle oldu. Hani Metro Goldwyn Mayer’ın, 1940’ların sonu ile 1950’lerde yaptığı o müthiş müzikaller… II. Dünya Savaşı sırasında, askerleri eğlendirmek, halkın moralini yükseltmek için yapılan çok güçlü müzikallerdi bunlar. Artık öyle müzikaller yapılmıyor.

Mesela son gördüğüm La La Land diye bir müzikal var; bana çok yavan geldi, hiç beğenmedim. Eski müzikallerle mukayese edince bana çok çok yavan geldi. Çünkü benim içimdeki müzikal algısı o eski müzikallerden besleniyor.

Mesela Sokak Kızı Irma’yı da biraz korkarak yaptım çünkü ne bir müzikal direktör vardı, ne de koreograf vardı; hiçbir şey yoktu, hepsini kendimiz yapmak zorunda kaldık. Daha sonra rahmetli Gürcü Sururi ile birlikte çalıştık; orada da bence kendi çapımızda bir üslup yarattık.

M.V.: Evet, yani unutulmaz bir şey oldu. Ayrıca Lüküs Hayat da sizin enerjinizle çok.

H.D.: Uzun bir rekor süre... Evet, ben Lüküs Hayat’ta beş gece sahneye koydum, beş ay sahneye koydum. Bir de her seferinde biraz değiştiriyorum bazı şeyleri. Mesela üç perdeyi, iki perdeye indirdim çünkü üç perdeyi artık hiç kimse çekmiyor, herkes iki perdeyi istiyor. Tabii ufak tefek değişiklikler yapmak zorunda kaldım.

Zaman içerisinde de aslında oyunlar seyircinin yahut dönemin ihtiyacına, isteğine göre şekilleniyor ve değişiyor.

M.V.: Peki, bu müzikaller içerisinde son zamanlarda Türkiye'de yapılan müzikalleri nasıl buluyorsunuz? Eskiye göre daha az sayıda örneğin var.

H.D.: Ben şey görüyorum… Mesela Damdaki Kemancı’yı gördüm. Özel, alternatif bir tiyatro yaptı ve hayret ettim, çok beğendim. O kadar güzeldi ki… Şimdi bir tane daha yaptılar, galiba Sefiller’i yaptılar. Sefiller’i geçen gün birkaç arkadaşım çok beğenmiş ama ben daha görmedim, bilmiyorum. Yani yapılıyor; gençler de yapıyorlar, güzel de yapıyorlar.

Ben şimdi Şehir Tiyatrosu’nda Erol Günaydın ve Cemal Reşit Rey'in yazdığı, Dormen Tiyatro Sınıfı adına yazdığı Yaygara 70 müzikalini sahneye koymaya başlayacağım.

M.V.: Aaa tekrar.

H.D.: Tekrardan, evet. Ben tekrar okudum, bayıldım. Çok güzel bir oyun. Karakterler müthiş.

Ö.M.: İyi, ben görmemiştim. Bu vesileyle görme fırsatım olur yani.

H.D.: Ama Yargara 70, Yargara 70 olarak kalacak. Birileri de bana “Niye değiştirmiyorsun, Gürbüz?” dediler. Bence 70’li yıllarda geçmesi çok güzel. O adetlerle, o laflarla…

Ö.M.: Kaldı ki zaten o döneme söylediği, seslendiği sözler bugün için de geçerliydi.

H.D.: İşte aya gidiliyor mu, gidilmiyor mu, gidildi mi, inilmedi mi? O, 70’li yıllarda çok önemliydi biliyorsunuz. Ama yine… her şey pahalılık, bilmem ne; yaşanılacak gibi değil. İşte şu, bu, ne varsa… onların hepsi var. Hiçbir şey değişmemiş yani.

Ö.M.: Evet, gündem açısından, kısacası genel gündemimiz bakımından çok da bir şey değişmiyor aslında zaman içerisinde. Hiçbir şey değişmemiş.

M.V.: Peki, Georges Feydeau tekrar gündeminize giriyor mu hiç? Yani Fars türü açısından… olabilir mi?

H.D.: Benim artık tiyatrom yok biliyorsunuz.

M.V.: Evet, tiyatronuz yok.

H.D.: Bana öyle bir şey teklif edilirse tabii ki memnuniyetle yaparım. Artık bana gelen teklifleri değerlendirmeye çalışıyorum. Yani “Dormen Tiyatrosu” diye bir şey yok artık; o tarihe karıştı. Efsane oldu, orada kalsın.

M.V.: Ne kadar sürdü Dormen Tiyatrosu?

H.D.: İlk beş sene Küçük Sahne’de, on sene Ferhat Şensoy’un adını taşıyan sahnede; 15, 17 sene de Feriköy’de… Yani toplamda 25, 27 sene sürmüş. Aşağı yukarı 30 sene. Fena değil.

M.V.: Efsane oldu ama.

Şahane Züğürtler - Ayfer Feray, Haldun Dormen, Suna Keskin ve Başar Sabuncu (1963)

Ö.M.: Efsane, evet. Ben de seyrettim ve hatta bir ara da rahmetli annem, Zehra...

M.V.: Annemiz oynamıştı, evet, biz de oynamıştık.

Ö.M.: Evet.

M.V.: Evet, dolayısıyla onun altını bir çizelim Ömer Hocam isterseniz. Burada enteresan da bir buluşma var.

H.D.: Evet, enteresandır.

Ö.M.: Ben Haldun Bey'i duyunca çok heyecan duydum. Annem amatör olarak ama büyük bir tutkuydu.

H.D.: Evet, zaten tamamen yaklaşımı da oydu, gayet net olarak hatırlıyorum.

M.V.: Üç oyunda mı oynadı?

Ö.M.:Şahane Züğürtler’de oynadığını net olarak hatırlıyorum. Bir oyunda daha oynadı en az.

H.D.: Evet, iki oyunda galiba oynadı.

Ö.M.: Evet yani hoş bir buluşma var benim açımdan da.

H.D.: Eski bir Dormen Tiyatrosu oyuncusunun oğlu.

M.V.: Size bile bulaşmış Dormen Tiyatrosu yani.

Ö.M.: Evet, aynen öyle.

M.V.: O dönemin içinden geçen, sanatla ve tiyatroyla ilgilenen hemen herkesin yolu zaten muhakkak Dormen Tiyatrosu’ndan, sonrasında da Kenter Tiyatrosu’ndan ve diğer tiyatrolardan geçmek durumundaydı. Tiyatronun merkezi, kalbi biraz da bu kurumlar etrafında atıyordu.

H.D.: Biz altı yıl, Kenterlerle beraber aynı binada çalıştık biliyorsunuz. Ses Tiyatrosu’nda, şimdiki menajere soruyorduk tiyatroyu. Onlar ortada kalmıştı; ben de “isterseniz gelin, burada beraber paylaşalım” dedim. Ve altı yıl beraber çalıştık.

Ö.M.: O da çok hoş bir işbirliği, güç birliği.

H.D.: Ve hiçbir olay da olmadı yani iki rakip tiyatro ama hiçbir olay olmadı. Altı yıl birlikte çalıştık.



M.V.: Dilerseniz, hazır Kenterler meselesini açmışken; Yıldız Hanım’la ve Kenterler’le ilk tanışmanızı, sonrasındaki bu birlikteliği ve bugüne kadar da devam eden dostluğu konuşalım mı?

H:D.: Tabii. Ben Yıldız Kenter’le garip bir şekilde, Müşfik Kenter’le birlikte Londra’da tanıştım. West Side Story’nin oyununa gittiğim gece, onlar da oradaydı. Orada tanıştık. Hatta teklif ettim; “gelin, bizde de oynayın” diye. Devlet Tiyatrosu’nda çıkmıyorlarmış, “bizde oynayın” dedim. Ama onlar Muhsin Bey’le anlaşmışlar ve ayrı bir tiyatro kurdular. Şehir Tiyatrosu’nun ilk tohumları orada atıldı.

Sonra işte, bir iki sene sonra mekânsız kaldılar. Biz de Ses Tiyatrosu’na geçmiştik. “Gelin, beraber oynayalım” dedik. Gelirleri paylaşıp yıllarca birlikte oynadık. Yıldız’la çok iyi dost olduk; gerçekten çok iyi dost olduk. Ama hiçbir zaman İstanbul’da, Türkiye’de birlikte oynamadık. Sadece benim yaptığım, 32 gün süren bir İngiltere turnesi vardı; Lalalar’ı İngilizce oynuyorduk. Evet, bir tek o turne vardı. Orada Yıldız’la beraber oynadık.

Ö.M.: The Turkish Clogs, değil mi adı?

H.D.: Evet.

Ö.M.: Çok ilginç.

H.D.: The Turkish Clogs, evet. 31 gün İngiltere'yi dolaştık, dört şehirde oynadık ve bayağı büyük şeylerle karşılaştık.

M.V.: Nasıl karşılandı?

H.D.: Gayet iyiydi, gayet iyiydi. Yani dört gün bayağı dolu oynadık. Yalnız son hafta biraz farklıydı; Old Vic’te oynadığımız, Londra’daki son hafta Dünya Futbolu’yla çakışan bir hafta sonuna denk geldi. O tabii biraz etkiledi. Son hafta yarı salona oynadık ama yine de iyi geçti.

M.V.: Ve İngiltere gibi yani aslında tiyatronun...

H.D.: Galiba İngiltere'de kendi oyununu İngiliz olarak oynayan ilk grup olduk.

M.V.: Öyle mi?

Ö.M.: Evet, böyle bir tarihi şeye imza atılmış oluyor.

H.D.: Ve ondan sonra Yıldız’la bir daha oynamak kısmet olmadı. Sonra bir gün Hakan Altıner bana dedi ki, “Niye Yıldız’a bir oyun yazmıyorsun kendinize?” O an bana biraz tuhaf geldi. “Ya, geçti artık; çok iyiyiz ama bundan sonra çok geç,” dedim. Fakat sonra düşündüm: Niye olmasın?

Ondan sonra işte şu anda elimizde olan oyunu yazdım ama maalesef tam provalara başlayacakken Yıldız Kenter biraz rahatsızlandı ve prova yapamayacak duruma geldi. O yüzden oyun bir kitap olarak kaldı şimdilik. Ama bana hâlâ oynanabilir gibi geliyor.

Geçen gün Mustafa Alabora’yla birlikte okuduk oyunu. “İlla Haldun’la Yıldız’ın oynaması şart değil, başkaları da oynayabilir,” dedi. Ben de düşündüm, doğru. Yani ne bileyim, mesela Haluk Bilginer oynayabilir, Zuhal Olcay oynayabilir.

M.V.: Meltem Cumbul vesaire.

H.D.: Haluk ve Zühal olarak oynarlar ne bileyim.

M.V.: Buradan duyurmuş olalım o halini.

Ö.M.: Bu arada kitaptan birazcık bahsedelim istersen Mesut.

M.V.: Evet. Bu vesileyle Haldun Bey'in bahsettiği gibi Yıldız ile Haldun oyunu, zannediyorum ki bundan altı yedi sene önce...

H.D.: Yok yok, üç sene önce.

M.V.: Üç sene önce, Yıldız Hanım’la birlikte yeniden Türk seyircisinin karşısına çıkabilmek düşüncesiyle kaleme aldığınız ancak çeşitli terslikler nedeniyle sahnelenemeyen bu oyun, artık elimizde. Fiziksel olarak sahnelenememiş olsa da, zihin tiyatromuzda Yıldız ile Haldun’un birlikte sahneye çıkabildiği bir oyun olarak yayımlandı.

H.D.: Fakat benim için harika bir sürpriz oldu. Hiç bilmiyordum kitabın basılacağını yani o kadar sevindim ki ve herkes de bayılıyor kitaba.

M.V.: Evet, kapağında da böyle efsane bir fotoğrafla birlikteyiz. O 78’deki Londra temsilinin çıkışı...

Ö.M.: Evet, çıkışında ve Konsol Kitapları’ndan.

H.D.: Evet, ayıptır söylemesi, Konsol Kitapları’nın bir numaralı oyunu olarak da...

Ö.M.: İnşallah hayırlı olur.

H.D.: Umarım. Şimdi bir kitap daha yazıyorum, biliyorsunuz ama henüz başkasıyla anlaşmadım. Konsol Kitapları’ndan da o zaman haberim yoktu.

Ö.M.: Kısmet diyelim bundan sonrası için.

M.V.: Siz ayrıca tabii önemli bir yazar olarak...

H.D.: Öyle oldum galiba farkında olmadan.

M.V.: O ilginç değil mi? Dört kitabınız mı var?

H.D.: Altı.

Ö.M.: Altı, evet.

H.D.: Altı kitabım var.

Ö.M.:Olmak ya da Olmak.

H.D.:Olmak ya da Olmak. Dört tane biyografi ve bir de şimdi son yazdığım kitap. O biyografinin alakası yok ama... Mesela bir tür neleri anlatıyorum, işte çocukluğumuzu anlatıyorum falan filan öyle şeyler var.

Ö.M.:Sürç-ü Lisan Ettikse de bir biyografi...

H.D.: Hepsi zaten biyografi. Sürç-ü Lisan Ettikse birinci kitap, Dormen Tiyatrosu’nun kuruluşundan kapanışına kadar gidiyor ve kapanıştan sonra Doğuş Grubu’yla olan döneme geçiyoruz.

İkinci kitap ise tiyatronun kapanışından, o kitabı yazdığım yıllara kadar olan süreci kapsıyor. Ondan sonra televizyon yılları geliyor. Son kitap da daha yakın yıllara kadar uzanıyor. Yani hepsinin aslında sistematik bir kurgusu var; tarihsel olarak birbirini takip eden bir bütün oluşturuyorlar.

M.V.: Vallahi müthişsiniz.

H.D.: Ve tabii sadece biyografik kitaplar değil; aynı zamanda sayısını şu an tam hatırlamıyorum ama oyunlar da var. Yıldız Kenter ile Haldun Dormen için yazılan oyun gibi.

M.V.: 12 tane de oyun var.

Ö.M.: Birçok da oyun var, evet.

H.D.: 12 oyun var. Bunların altısı müzikal galiba; yedisi, sekizi müzikal diyebiliriz. Son ikisi ise Küller Arasından ve Bir Zamanlar Gazinoda, onlar müziksiz oyunlar.

Ö.M.: Eski oyunların yeniden temsilatı.

H.D.: Aynı değiller, evet. Yalnız şunu söyleyeyim: O iki oyundan biri Amerikan, biri İngiliz bir oyundan yola çıkılarak yazıldı ama kesinlikle adaptasyon değiller çünkü benim oyunlarımda karakterler de, durumlar da bana ait yani özgün yapılar var. İlk fikir sadece oralardan çıktı.

Bunlardan biri, bir Fars yazarından; Georges Feydeau geleneğinden, özellikle Eugène Labiche çizgisinden esinlenerek doğdu. Diğeri ise Amerika’da Clifford Odets’in bir oyunundan hareketle çıktı. Ama tekrar ediyorum: Bunlar birebir uyarlama değil, yalnızca çıkış noktası olarak alınmış fikirler.

M.V.: Ve şu anda da hala aktif olarak, bu oyunların başrol oyuncusu olarak devam ediyorsunuz.

H.D.: Evet.

M.V.: Sahnelenmeye devam ediyor bu oyunlar.

Ö.M.: Oynuyor şu an.

M.V.: Hem oynuyorsunuz, hem oyun yazıyorsunuz, hem biyografiler… Çok güzel, Açık Dergi'deyiz. Ömer Madra ile birlikte Haldun Dormen'i konuk ediyoruz.

Ö.M.: İlk defa Açık Radyo'da olmanızdan çok büyük bir mutluluk duyduğumuzu bir kez daha tekrarlayayım.

H.D.: Ben de öyle. Devam edelim de yine geleyim.

M.V.: Her zaman, burası Açık Radyo Haldun Bey.

Ö.M.: Hatta Açık Tiyatro.

H.D.: Kapıyı açıp girebiliyor muyum ben geldim diye?

Ö.M.: Sizin için olur.

M.V.: Efendim, dün akşamki sohbetimizden dilerseniz devamla...

Ö.M.: Nerede kalmıştık?

M.V.: Nerede kalmıştık? Yanlış hatırlamıyorsam, Yıldız Kenter’le, daha doğrusu Kenter Tiyatrosu’yla Haldun Dormen ve Dormen Tiyatrosu’nun bir dönem aynı binada birlikte çalıştığı noktadaydık. Hatta oyuncu alışverişlerinin de olduğu, dünya tiyatro tarihinde çok da sık görülmeyen bir birliktelikti bu. Çünkü genellikle böyle durumlar kavga gürültüyle biter ama burada öyle olmadı…

H.D.: Biz hiç kavga etmedik.

M.V.: Sizde hiç öyle bir durum söz konusu değil.



H.D.: Yıldız Kenter benim için, bunu özellikle altını çizerek söylüyorum, dünyanın en iyi oyuncularından bir tanesidir. Mesela birkaç yıl önce Amerika’da, Callas’ın hayatını konu alan bir oyun seyretmiştim. Oradaki oyuncu çok iyiydi ve neredeyse bütün ödülleri kazandı. Sonra İstanbul’a geldim, aynı oyunda Yıldız’ı seyrettim. Yıldız, ondan çok daha iyiydi.

Yani gerçekten çok büyük, çok büyük bir oyuncu. Onunla oynamak, onunla karşılıklı dost olmak bile insan için başlı başına büyük bir mutluluk.

M.V.: Evet, Yıldız Hanım da tıpkı sizin gibi aslında hem hoca, hem yönetmen, hem bir tiyatro yöneticisi, hem de oyun yazarı; aynı zamanda muazzam bir oyuncu. Dolayısıyla birden fazla şapkası olan, çok yönlü, çok yetenekli iki tiyatro insanı aynı anda birlikte oyunlar oynuyordu.

O sırada, oyunlar arasında, oyun seçimlerinizde vs. bu süreç nasıl gelişiyordu? Onların ne oynayacağına, sizin ne oynayacağınıza nasıl karar veriliyordu?

H.D.: Mesela bazen onların bazı oyuncuları bizde oynardı; gerekirse bizim bazı oyuncularımız da onlarda oynardı. Örneğin ben Altın Yumruk diye bir oyun yaptım, sahneye koydum. Başrolleri bizim oyuncular oynuyordu fakat büyük rollerden bir tanesini Müşfik Kenter oynuyordu.

Bizden de mesela Erol Günaydın gidip orada oynuyordu. Tuncel Kurtiz bizde oynuyordu. Gönül Ülkü de öyle… Yani karşılıklı olarak aynı şeyi yapıyorduk. Oyuncu alışverişimiz çok rahattı ve hiçbir sorun da olmuyordu.

M.V.: Oysa tiyatroya yaklaşımlarınız büyük oranda örtüşüyordu ama oynadığınız oyunların tarzı biraz farklıydı sanıyorum. Orada da doğal olarak bir üslup farkı söz konusuydu.

H.D.: Bayağı farklıydı ama Yıldız Kenter’le birlikte oynamak hiçbir zaman kısmet olmadı. Yani Türkiye’de Yıldız Kenter’le beraber oynamadık. Bir tek, ilk ve son kez, Londra’ya giderken oldu. 1978’de Londra’da… Teklif ettim, kabul etti. Beraber 32 gün İngilizce oynadık. Sonra da sahneyi paylaştık.

M.V.: Ve sonra da yıllarca dostluğunuz devam ediyor.

H.D.: Evet, dostluğumuz devam ediyor. Sonra ben bir bankanın sanat danışmanı oldum ve her sene Amerika’ya ya da İngiltere’ye bir etkinlik, bir yapım götürüyordum. İlk götürdüğüm iş, Yıldız Kenter’in tek başına oynadığı Ben Anadolu oldu.

Önce London’da oynadık, ardından New York’ta sahneledik. Müthiş bir turneydi gerçekten. Banka bizi götürdü ve çok lüks bir şekilde ağırladı. Ondan sonra bu bir adeture dönüştü; her sene bir şeyler götürmeye başladım.

İlk sene Yıldız’ı götürdüm, daha sonra mesela Erol Evgin’i götürdüm. Bir takım klasik müzik virtüözlerini götürdüm. Güzel bir dönemdi gerçekten.

M.V.: Yıldız Hanım da oyun yazıyor muydu?

H.D.: Bildiğim kadarıyla bir-iki yazdığı oyun var, evet; hatta tabii ki var. Yıldız Kenter’in kendi hayatı üzerinden kaleme aldığı Hep Aşk vardı, şimdi aklıma geldi. Sayıca çok fazla değil ama yazdığı oyunlar var.

M.V.: Peki, bizim bu ayki güz–kış sayımızda Yıldız Kenter ile Haldun Dormen’in 90 yaşına ithaf edilen bir dosya yer alıyor. Örneğin Göksel Kortay, bu dosyada Kenterler ve Dormenlerin tiyatromuzu dünya seviyesine taşıdığından söz ediyor.

H.D.: Zannediyorum en eski dönemlerden beri birlikte çalışılan ve bugün hâlâ Kibarlık Budalası’nda sahne almaya devam ettiğimiz, tiyatromuzun en önemli oyuncularından biri de Göksel Hanım.

M.V.: Buna katılmamak kolay değil.

H.D.: İlk önce o geldi; Amerika’dan geldi. Amerika’daki eğitiminden sonra Kenterler’le çalışmaya başladı. Sonra bizimle oynamaya başladı ve ardından sürekli bizimle oynadı. Yani aradaki ilişki hiçbir zaman kopmadı, hiç bitmedi. Bu yüzden Göksel Kortay’ın Yıldız Kenter’e her zaman büyük bir hayranlığı vardır. Benim gibi onun da Yıldız Hanım’a büyük bir hayranlığı var yani o Yıldız Hanım aşkı her zaman kaldı.



M.V.: Bu enerji de inanılmaz. Bir kez daha dün konuştuğumuz şeyi de tekrarlayalım Haldun Bey; kaç oyun oynuyor?

Ö.M.: Şu anda hali hazırda beş oyunda birden sahne almaya devam ediyor zannediyorum.

H.D.: Ben mi?

Ö.M.: Öyle duyduk.

M.V.: Arkadaşlar öyle söylüyorlar. Bir Müfett kalktı.

H.D.: Onu istemedim artık, o kalksın dedim yani dört tane oyun yeter.

Ö.M.: Dört oyun yeter.

H.D.: Yeter, bize yetiyor.

Ö.M.: Yeter de artar bile.

M.V.: Ve ayda 20 kadar temsilde oynanıyor bunlar.

H.D.: Belki de fazla. Mesela bu Şubat ayında hiç vaktimiz yok. İki–üç gecem ancak boş. Zaten derslere de başlıyorsam — bugün derslere başlıyorum — gecem hiç boş kalmıyor. Onun için bedensel olarak üstüme çok yük biniyor.

M.V.: Oyunlar, yazılar...

Ö.M.: Bütün bir hayat sürekli olarak tiyatro ile nefes alarak geçiyor.

H.D.: Ama benim hoşuma gidiyor çünkü… Bir kere yaşlanmaya vakit ayırmıyorum, o çok hoş.

M.V.: Kesinlikle doğru, evet.

H.D.: İkincisi de benim yorulma yeteneğim yok. Gerçekten yorulma yeteneğim yok; o işi beceremiyorum, yorulmayı beceremiyorum. Onun için de gayet rahat oluyorum.

M.V.: Müthiş, müthiş.

Ö.M.: Yeteneksiz olduğunuz bir konu var yani, onu bulduk.

H.D.: Sağolun.

Ö.M.: Evet, yani bu programdan önce de sohbet ettiğimiz Hakan Altıner’den de bahsetmek lazım. Hem Yıldız ile Haldun kitabının yayınlanma sürecinde, hem de bu fikrin hayata geçmesinde çok önemli bir katkısı oldu.

H.D.: O teklif etti.

Ö.M.: Hatta evet, kaleme alınmasına vesile olan kişi olarak Hakan Bey’le bu dosya çerçevesinde sohbet ederken, sürekli altını çizdiği en önemli şeylerden biri gerçekten sizin yaşam enerjinizdi. Hiçbir zaman geriye düşmeden, takılıp kalmadan, sürekli ileriye bakan yaklaşımınızı özellikle vurguluyordu.

H.D.: Bence zaten geriye bakmak çok yanlış bir şey; vakit kaybından başka bir şey değil. Ben bütün talebelerime, öğrencilerime de bunu öğretmeye çalışıyorum: hep ileriye, ileriye… Umuda doğru koşun.

Bence umutsuzluk dünyanın en rahatsız edici, en kötü şeyi. İnsanın hayatında, ülkede, şurada burada, her alanda; hatta aşk hayatında bile birtakım karışık durumlar olabilir. Ama bence hiçbir zaman umudunuzu yitirmemek zorundasınız.

Ö.M.: Zaten böyle bir sürekli eylem hareket halinde olduğunuz zaman umudu da kendiniz yaratıyorsunuz.

H.D.: Başka türlü zaten yaşamaya imkân yok. Geçen gün Latince bir söz gördüm: “Hayat olduğu sürece umut vardır.” Çok güzel. Hep umut ışığına doğru gitmek lazım. Umut ışığı var.

M.V.: Evet, bu sırada da o umut ışığını canlı tutabilmek için bütün ömrünüz boyunca öğrenciler yetiştiriyorsunuz. Sadece tiyatro üretimi değil; sizin dışınızda da, sizin rahle-i tedrisinizden geçerek bugün tiyatroda, televizyonda, sinemada tanıdığımız oyuncuların çok büyük bir kısmı ya Kenterler’den ya da Dormenler’den çıkmış isimler... Bugünkü sanat ve oyunculuk dünyamızda bu iki büyük geleneğin, bu iki büyük mührün etkisi hâlâ çok güçlü biçimde hissediliyor.

Önümüzdeki hafta yeniden derse başlıyorum’ diyorsunuz. İsterseniz, öğrencilerle, gençlerle kurduğunuz bu ilişkiyi; onlarla çalışmayı, onlara yaklaşımınızı biraz konuşalım.

H.D.: Ben hep gençlere dönük olduğum için ve tiyatronun — özellikle tiyatro ve sinemanın — bir bütün işi olduğuna inandığım için böyle düşünüyorum. Yani tiyatro “ben” değildir, tiyatro “biz”dir. Ben hayatımda bir tek defa bile “benim tiyatrom” demedim. Hep “bizim tiyatro” dedim ama hep. Bir tek defa bile ağzımdan öyle bir şey kaçmadı. Çünkü biri perdeyi yanlış kapatırsa, karşısındaki oyuncu repliği yanlış verirse, kostümcü kötü bir şey dikerse… yani her şeyin doğru olması lazım. O zaman “bizim tiyatro” oluyor, “bizim eserimiz” oluyor.

Evet, siz çok iyi oynayabilirsiniz, çok iyi sahneye koyabilirsiniz ama o yardımlar olmadan hiçbir şey olmaz, hiçbir şey.

Birliktelik çok önemli bence. Birlikte bir şey yapmak, insanlarla paylaşmak… Ben paylaşıma inanan bir insanım. Paylaşıma çok inandığım için zaten hocalığı seviyorum, yönetmenliği seviyorum. Paylaşıma inandığım için de eski tiyatroculardan bu anlamda hayli farklıyım.

M.V.: Peki, nerede ders veriyorsunuz?

H.D.: Nerede olursa… Ev kiralıyorlar, oraya gidiyorum; burada ders ver diyorlar, veriyorum. Bunlar özel işler tabii. Okullar…

M.V.: Enstitü tarzı, akademi tarzı...

H.D.: Evet, dersler herhalde. Sekiz aylık, altı aylık, yedi aylık dersler.

M.V.: Düzenli olarak.

H.D.: Düzenli olarak… Mesela her Salı, her Çarşamba, neyse, ekseriyetle akşam veriyorum çünkü çoğunlukla çalışanlar geliyor. Örneğin altıdan dokuza kadar ders yapıyoruz.

Ö.M.: Evet, yani gençlik pınarının bir sırrı da bu olmalı çünkü üniversitede de böyledir ya; gençlerle beraber olunca insan hep genç kalamayabilir belki ama sürekli diri kalır.

H.D.: Ama yani benim derslerimde sadece gençlerle beraber değilim; gençlerle ve yaşlılarla beraberim. Yani 65 yaşında hanımlar da geliyor.

Ö.M.: Öyle mi? Yeni öğrenci oluyor.

H.D.: Hayatlarında hiç sahneye çıkmamış olanlar var. “Ben bir kere çıkmak istiyorum” diyenler geliyor. Yeni hanımlar da oluyor.

Ö.M.: Harika.



H.D.: Dolayısıyla tiyatroyla iç içe, sabah akşam onunla nefes alan bir hayattan söz ediyoruz bir yanıyla.

Ben Türkiye’de en çok şuna sinir oluyorum: Bazı insanların kendi işlerini yapmadan her şeyi eleştirmeleri. Bu çok kötü bir şey. Eleştirmek bizde artık fazlasıyla normalleşti. Herkes eleştiriyor ama kendi işini yapmıyor.

Ben şuna inanıyorum: Kendi işimi çok iyi yaparım. Tabii ki hayatta herkesin memnun olmadığı şeyler vardır ama önce işimi doğru yapayım ki sonra eleştirme hakkım olsun. Benim yaklaşımım bu ve gençlerime de bunu öğretmeye çalışıyorum.

Ö.M.: Öncelikle kendi işimizi hakkıyla...

H.D.: Biz kendimiz işimizi çok iyi yapalım ki hakkımız olsun başka şeyleri eleştirmeye.

Ö.M.: Ben bir de şunu sorayım o zaman Haldun Bey; yakın zamanda yapılmış bir kamuoyu araştırmasında, Türkiye’de halkın %81’inden fazlasının tiyatroya hiç gitmediği gibi bir sonuca rastladım. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?

H.D.: Bana çok normal geliyor çünkü Amerika’da da böyle bir araştırma yapılsa, herhalde orada da halkın %80’i hayatında hiç tiyatroya gitmemiştir.

Ö.M.: Öyle mi?

H.D.: Bence… hadi bilemediniz, %79 diyelim, biraz abartmış olalım. Ama şunu demek istiyorum: Tiyatro çok özel bir şey. Bizim yapabileceğimiz, gözlemimizle, üretimimizle ne kadar çok insanı çekebilirsek çekmek ama o oran kolay kolay %70’lerin, %60’ların altına düşmez.

Ö.M.: Evet, öte yandan da zaten sizin de çok sayıda önemli örneğini verdiğiniz gibi, yıllar boyunca seyircisi bir kişi bile azalmadan devam eden; aynı oyunun rekor sayıda sahnelendiği örnekler de var.

H.D.: Bir de şimdi Anadolu beni çok şaşırtıyor. Ben Anadolu’ya sürekli gittim, 60’lı yıllardan beri. Müthiş bir ilgi var, müthiş bir karşılık var. Eskiden “konser” derlerdi; “konser geldi” diye anılırdı. Biz giderdik, “konsere geldik” denirdi.

Şimdi öyle değil artık. Gayet normal karşılanıyor ve salonlar doluyor; her yerde doluyor.

Ö.M.: Doluyor, öyle mi?

H.D.: Belediyelerin çok önemli bir katkısı var. Neredeyse her şehirde, aşağı yukarı her yerde alternatif tiyatrolar oluştu. Gençler geliyorlar, “Halil abi, biz şöyle bir şey kurduk” diyorlar.

Ö.M.: “Gel bir bak”.

H.D.: “Gel bir bak” diyorlar. Oyun yazanlar falan da var yani. Öyle… Çok hoşuma gidiyor gerçekten. Bayağı bayağı bir fark var.

M.V.: O anlamda oyuncuların yahut yeni oyun yazarlarının performansını nasıl görüyorsunuz bugün yani şu anki tiyatro dünyamızda?

H.D.: Şimdi bu alternatif tiyatroların en büyük faydası, yeni yazarlar yetiştirmeleri oldu. Gerçekten çok hoş yazarlar çıktı. Çünkü ne bileyim; Dormen Tiyatrosu, Kent Oyuncuları, Gazanfer Özcan Tiyatrosu gibi köklü yapılar, bazı oyunları belki sahnelemeye cesaret edemezdi ama alternatif tiyatrolar cesaret edebiliyor ve çok güzel işler çıkıyor.

Bir kere önemli yazarlar çıkıyor ki bence Türk tiyatrosunun temeli yazarlığa dayanıyor. Yani bir gün Türk tiyatrosundan söz edeceksek, yazarından yola çıkmak lazım. Amerikan tiyatrosundan bahsettiğimizde Tennessee Williams’ı, başkalarını anıyoruz; yani yazarı konuşuyoruz. Alternatif tiyatrolar tam da bunu yapıyor.

Bir de çok iyi yönetmenler yetişiyor. Buna hayranlık duyuyorum. O kadar iyi yönetmenler çıkıyor ki… Aktör zaten yetişiyordu; okullardan çıkıyorlar, çok yetenekli insanlar var. Benim çok beğendiğim gençler var. Ama iyi bir yönetmenin ve iyi bir yazarın çıkması gerçekten çok önemli.

Güngör Dilmen ve Turan Oflazoğlu gibi, belli bir tarihsel damarı olan; kimi zaman kadim Yunan’ı esas alıp onu Anadolu’yla buluşturan, kimi zaman Osmanlı tarihine yönelen çok önemli yazarlar da var elbette.

Yani her türden yazar var ve gerçekten çok iyi bir çeşitlilik söz konusu. Şimdi yeni bir oyuna başladılar, adını unuttum; yine genç bir kadın yazar yazmış 30, 32 yaşlarında. Gerçekten çok iyi, genç yazarlar çıkıyor. Bir de önemli olan, bu yazarların ilgisini ve önümüzdeki yıllarda nereye doğru evrileceklerini düşünmek.

Ö.M.: Örneğin 100’ün üzerinde, yaklaşık 200 kadar tiyatro oyunu İstanbul'da sahlenilecekmiş, öyle bir haber var.

H.D.: Evet, çünkü ben bunu jüri üyeliğimden biliyorum. Yani jüri olarak aşağı yukarı 200 kadar metin görüyoruz; insanın orada gerçekten sezmesi, ayırt etmesi gerekiyor.



M.V.: Evet, dolayısıyla sizin önünü açtığınız, çok emek verdiğiniz tiyatro ödüllerinden de söz edelim. Bunların başında da kuşkusuz Afife Jale Tiyatro Ödülleri geliyor, değil mi?

H.D.: Evet, Afife Ödülleri başta geliyor çünkü Afife Jale’nin ölümünü ben 10 yaşındayken bir dergide okumuştum. Tanımıyordum, ismini ilk defa duyuyordum ama beni çok etkilemişti. Dört kişinin gitmiş olması, Afife’nin sahneye çıkmaya çalışması ve sürekli engellerle karşılaşması beni çok sarsmıştı.

O yazıyı Perde ve Sahne dergisinde okudum ve kendi kendime, “Bir gün bunun için mutlaka bir şey yapmam lazım” dedim. Daha 10 yaşındayken böyle bir karar vermiştim. Çok şükür, yıllar sonra bunu gerçekleştirebildim.

Ö.M.: Yıllar sonra.

M.V.: Afife Jale Tiyatro Ödülleri’ni siz başlatmış oldunuz Türkiye'de değil mi?

H.D.: Afife Ödülü’nü tabii bankanın genel sanat yönetmeni bana teklif etti. İlk söylediğim şey şu oldu: “Bir Afife adına ödül yapabilir miyiz?” dedim. Erhan Yazıcıoğlu diye harika bir banka müdürümüz vardı, hemen kabul etti ve o gün harekete başladık. Afife Jale adına başlatılan bu ödüllerle bugün 22 yılı geride bıraktık.

Ö.M.: Evet ve çok başarılı bir ödül, prestijli ve kaliteli bir ödül.

H.D.: Bir de İzmir’de şimdi Bedia Muvahhit Tiyatro Ödülleri’ni yapıyoruz çünkü biliyorsunuz, Bedia Muvahhit ilk kez İzmir’de sahneye çıktı Mustafa Kemal Atatürk’ün emriyle, 1923’te ve onun sahneye çıkmasıyla Müslüman kadınların sahneye çıkması resmiyet kazandı. Yani Türk tiyatrosunda bu anlamda ilk resmî adım Bedia Muvahhit’le atılmıştır.

Afife Jale bunu kendi zamanında yapamadı; sahneye çıktı ama baskılar nedeniyle kaçmak zorunda kaldı. Ama Bedia Hanım ilk resmî olan oldu. O yüzden İzmir’de onun adına verilen bu ödüller de sekiz yıldır devam ediyor.

M.V.: Muhteşem… Dolayısıyla Afife Hanım’ın açtığı yoldan devam eden ve Bedia Hanım’la resmiyet kazanan o çizgide; her iki ödülün de hem kurucuları arasında, hem de jürilerinde siz yer alıyorsunuz ve dönüp dönüp, tiyatrodan aldığınızı, biriktirdiğinizi, kazandığınızı; öğrencilerle, ödüllerle, oyunlarla yeniden tiyatroya geri veren bir isim olarak aslında bunu sürekli aktararak, yansıtarak sürdürmüş oluyorsunuz.

Ö.M.: Evet ve bunu da seve seve yapıyor.

M.V.: Bir de özellikle Ermenilerin Türk tiyatrosuna, Türkiye'de tiyatroya önemli bir katkısı olduğu söyleyebilir miyiz, ne diyorsunuz?

H.D.: Bence katkısız değil. Bence Ermeniler, Türk tiyatrosunun temel taşlarını da döşüyorlar çünkü onlar olmasa bu kadar çabuk bir gelişme olamazdı.

1900’lü yıllara baktığımızda, Ermenilerden başka doğru dürüst bir tiyatro yok. Onların yanında çalışan Türk tiyatrocular var; Müslüman tiyatrocular, evet, birkaç kişi var ama asıl olanlar, asıl büyük isimler çoğunlukla Ermeni. Onun için Ermeniler, Türk tiyatrosunun temel taşını oluşturuyor.

M.V.: Ve oradan sonra da Muhsin Ertuğrul'la birlikte değişen bir tiyatro ortamı söz konusu.

H.D.: Evet, Muhsin Ertuğrul Türk tiyatrosu, modern Türk tiyatrosu için ilk taşı koyan adamdır.

M.V.: Ve sizler de Muhsin Bey'den bu bayrağı teslim alıp bugünlere kadar taşıyan isimsiniz.

H.D.: Ben çok şanslıyım. Muhsin Ertuğrul ile bir yıl çalışabildim. Onun kurduğu, başında olduğu Küçük Sahne’ye, Amerika Bayrağı oyunuyla girdim. Bir buçuk sene onun rejisinde oynadım. Yani Muhsin Bey’den çok şey öğrendim, nasıl çalışılır, nasıl düşünülür…

M.V.: Bir ilişkiniz vardı o sırada? Siz gencecik bir oyuncusunuz.

H.D.: Ben çok saygı duyardım ve o da beni çok severdi yani. Aktör-hoca ilişkisi vardı.

M.V.: Münir Özkul da küçük sahnede.

H.D.: Münir Özkul vardı, Agâh Hün vardı, Lale Oraloğlu vardı, Sadri Alışık vardı. Ben onlarla ilk çalışmaya başlamıştım. Hepsi oranın meşhurlarıydı, ben ise yeni gelmiştim, kimsenin tanımadığı bir insandım ve aralarına karıştım.

Şeyi çok iyi hatırlıyorum; Münir Özkul’un Çayhane oyununda özellikle çok başarılı bir performansı vardı.

M.V.: Hangi oyunda?

H.D.: Çayhane. Sonradan da Marlon Brando’nun oynadığı, Pasifik’te geçen bir uyarlaması vardı; The Teahouse of the August Moon.

Ö.M.: Ben biliyorum. Münir Özkul ile biz 1,5 yaşındaydık.

H.D.: Ben çok küçük bir yaştayken seyretmiştim, etkilenmiştim.

M.V.: Evet, bütün bu hikâyenin, bu uzun yolculuğun içinde tiyatronun dünü ve bugünü hep iç içe ilerliyor. Bunca yıl boyunca ülkenin içinden geçtiği güncel sorunlar, yaşanan darbeler ve kırılmalar… Bütün bunlar sizin tiyatroyla kurduğunuz ilişkiyi ya da seyirciyle bağınızı nasıl etkiledi? Örneğin bir dönem, yanılmıyorsam, daha çok televizyon programlarının öne çıktığı bir süreç de yaşandı. Bu geçişleri nasıl değerlendirmek gerekir?

H.D.: Tiyatro tabii ki zaman zaman etkilenir ama benim biraz önce söylediğim bir şey var: Biz işimizi en iyi şekilde yapalım, ondan sonra etrafıyla meşgul olalım. Yani bizi bu anlamda çok fazla etkilemedi.

Mesela Balıkesir’deydik, otelde kalıyorduk. Bir oyun oynuyorduk, üstelik askerî bir oyundu. Sabahleyin odanın kapısını vurdular. Duygu Sağıroğlu, reji asistanımızdı. “Haldun Abi, Türkiye’de ihtilal oldu,” dedi. İşte 60 ihtilaliydi galiba.

Ö.M.: Ama siz Balıkesir'desiniz.

H.D.: Biz Balıkesir'deyiz. Üç gün Balıkesir'de kaldık, çıkamadık. Sokağa çıkma yasağı ilerledi, çıkamadık.

Ö.M.: Sonra İstanbul'a geri dönüşün?

H.D.: Yok, devam ettik, İzmir'e gittik. Bir sürü kontrolden geçerek; polis kontrolünden, askerî kontrolden geçerek ama… rahat rahat gittik, İzmir’de oynadık. Oyun da Zafer Balcı’yla oynadığımız bir oyundu. Bir genç subayın, sistemin ona dayattıklarına karşı duyduğu isyanları anlatıyordu.

Ö.M.: Tam zamanı.

H.D.: Tam olacak şey ama oynadık.

M.V.: Evet, gerçekten enteresan… Türkiye’nin tarihine dair yüzlerce, binlerce hikâyeye bir yanıyla da sahneden, tiyatronun içinden tanıklık eden bir isimle birlikteyiz ve zannediyorum bu akşamki sohbetimizin de sonuna geliyoruz.

Yıldız ile Haldun, Haldun Dormen’in Yıldız Kenter’le birlikte Türk seyircisinin karşısına yeniden çıkabilmek amacıyla kaleme aldığı ancak çeşitli aksilikler nedeniyle sahnelenemeyen oyunun metni olarak yayımlandı. Yıldız ile Haldun, tüm kitapçılarda. Artık Açık Radyo’dan sufle alarak zihin tiyatromuzda bu oyunu izleyebileceğiz.

Haldun Bey, ayaklarınıza sağlık.

H.D.: Sağolun efendim. Oynayacaklarsa oynayanlara büyük başarılar diliyorum.


 

Ö.M.: Evet ve kolaylıklar diliyoruz.

H.D.: Kolaylıklar diliyoruz. Dediğim gibi, Haldun Dormen’i oynamasınlar; kendi isimlerini oynasınlar. Yani iki yeni aktörün ismiyle sahnelensin. O zaman olur. Oyunun gayet rahat kabul edileceğini düşünüyorum.

Ö.M.: 24. yılımızda Haldun Dormen'i ağırlamaktan büyük bir mutluluk ve onur duyuyoruz.

H.D.: Teşekkür ederim efendim. Ben de burada olmaktan dolayı çok mutluluk duyuyorum.

M.V.: Teşekkürler, iyi akşamlar.

Ö.M.: İyi akşamlar.

M.V.: Ve tabii kitapta ve dergide emeği geçenlerin isimlerini mutlaka anmamız gerekiyor. Örneğin, kitabın herkesin çok beğendiği kapak tasarımını, kapaktaki fotoğraf üzerinden Barış Çantay yaptı. Dediğim gibi Hakan Altıner’in çok büyük emekleri var; bir anlamda onun sayesinde bu kitap elimize ulaşmış oldu.

Dolayısıyla hem dosyanın hazırlanmasında, Ons’taki ‘Yıldız ile Haldun – Doksan Yaşında’ dosyasında, hem de bu harika kitabın ortaya çıkmasında emeği geçen herkese çok teşekkür etmeyi bir borç biliriz.

İyi akşamlar efendim. Görüşmek üzere.

H.D.: İyi akşamlar efendim.

Ö.M.: Hoşçakalın.