“Benim annemin, babamın başına ne geldi?”

-
Aa
+
a
a
a

Altın Saatler'de, Adalet Peşinde Aileleri Platformu'ndan Yiğit Göktuğ Torun ve Avukat Yeşim Toplu ile Ankara'dan, Afet Psikolojisi Platformu Derneği kurucusu afet psikoloğu Dr. Yeşim Ünal ile üçüncü yılda deprem davalarında öne çıkan konuları, "deprem kayıpları"nı ve afet bölgesinde 6 Şubat'tan bugüne psikososyal durumu ele alıyoruz.

""
Deprem Bölgesinde 'Kayıplar' ve Psikososyal Durum
 

Deprem Bölgesinde 'Kayıplar' ve Psikososyal Durum

podcast servisi: iTunes / RSS

Gürhan Ertür: Apaçık Radyo'da Altın Saatler programındayız. Bugünkü programımızın destekçisi sevgili arkadaşımız Gülin Pazaroğlu'na teşekkürlerimizi iletiyoruz. Bugün üç konuğumuz var; İkisi Adalet Peşinde Aileleri Platformu’ndan Av. Yeşim Toplu ile Yiğit Göktuğ Torun ve Ankara'dan Afet Psikolojisi Platformu Derneği kurucusu Afet Psikoloğu Dr. Yeşim Ünal. Hoşgeldiniz arkadaşlar.

Program içeriği hakkında da kısaca bilgi vereyim: 6 Şubat 2023 depremlerinin üçüncü yıl dönümü için dört programlık bir seri hazırlamış ve bu programların tamamını yayınlamıştık. Bu dört programın ardından, oldukça kritik olduğunu düşündüğümüz bir program daha yapmaya karar verdik ve bu haftaki konumuz, deprem bölgesinde kayıplar ve psikososyal durum. Programda, üçüncü yılda deprem davalarında öne çıkan başlıkları, deprem kayıplarını ve afet bölgesinde 6 Şubat’tan bugüne psikososyal durumu konuşacağız.

Kısaca konuklarımızı da tanıtmak isterim: Yeşim Toplu, Antakya doğumlu bir avukat. Adalet Peşinde Aileleri Platformu'nda hukuki ve siyasi adalet mücadelesi yürütüyor. Okan Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu ve hâlihazırda hem avukatlık, hem de tiyatro oyunculuğu yapıyor.

Bir diğer konuğumuz Yiğit Göktuğ Torun. O da Antakya doğumlu ve Adalet Peşinde Aileleri Platformu'nda hukuki ve siyasi adalet mücadelesi veren ailelerden biri. Boğaziçi Üniversitesi’nde siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler ile felsefe okudu. Alman Akademik Değişim Servisi bursuyla tamamladığı Berlin Humboldt Üniversitesi – ODTÜ Ortak Yüksek Lisans Programı’nda, deprem sonrası Antakyalıların göçü ve devlet yardımlarına erişimi üzerine tezini tamamladı. Göç, entegrasyon ve Orta Doğu konularına odaklanıyor ve Friedrich Naumann Foundation Türkiye Ofisi’nde proje ve iletişim koordinatörü olarak çalışıyor.

Evet, bugünkü programı Tuğçe Tezer ile birlikte yapacağımızı belirtmiştim. Tuğçe, sen de hoş geldin programa; sözü sana bırakıyorum.

Tuğçe Tezer: Hoşbulduk Gürhan, teşekkür ederim. Herkese merhaba, hoşgeldiniz; iyi ki geldiniz.

Programı açarken kısaca ilk dört programdan bahsetmek istiyorum. 6 Şubat 2023 depremlerine özel yayınlarında Altın Saatler birçok konuğu ağırladı. İlk olarak hukuk ve deprem davalarını sevgili Avukat Seher Eriş ve Avukat Sergen Nisanoğlu ile konuştuk. Ardından 11 Şubat’ta planlama ve yeniden inşa konusunu mimar Mustafa Özçelik ile ele aldık; ben de şehir plancısı olarak programa katıldım. Sağlık ve çevre başlıklı programımızda Türk Tabipleri Birliği’nden Dr. Ali Kanatlı ve Antakya Çevre Koruma Derneği’nden Nilgün Karasu konuğumuz oldu. Geçtiğimiz hafta ise bölgede yaşam, sorunlar ve ihtiyaçları Adıyaman’dan Gülfer Kırbaş, Antep’ten Kemal Vural Tarlan ve Antakya’dan sevgili Eda Dinçman Sağıroğlu ile konuştuk. Bugün de Gürhan’ın söylediği gibi, deprem bölgesinde kayıpları ve psikososyal durumu sevgili Avukat Yeşim Toplu, Yiğit Göktuğ Torun ve Dr. Yeşim Ünal ile konuşacağız.

Bugünkü konuyu açarken ilk dört programın kapsamından da kısaca bahsetmek istiyorum: Bu dört programda bazı başlıklar özellikle öne çıktı; ilki, deprem sonrası süreçte en büyük sorun olarak dile getirilen kurumsal ve yönetsel eksiklikler ve sürecin bütüncül bir politikayla yönetilememesiydi. Bu durum birçok alanda dile getirildi. Davalarda ortak ve standart bir ilerlemenin olmaması, planlamanın parçalı ilerlemesi, sağlık ve çevre risklerinin yeterince ele alınmaması ve gündelik yaşam sorunlarının ilk günden beri sürmesi sıkça vurgulandı.

İkinci mesele ise yeniden inşa sürecinde hızın planlamanın ve koordinasyonun önüne geçmesiydi. Özellikle konut üretiminin hız odaklı ilerlemesi, yerel ihtiyaçların ve kültürel yaşamın yeterince dikkate alınmaması; altyapı, çevre ve sosyal yaşamın ikinci planda kalması bu başlık altında dile getirildi. Bu nedenle kenti daha doğru ve sağlıklı biçimde kurma imkânının maalesef değerlendirilemediği ifade edildi.

Bir diğer önemli başlık da toplumsal eşitsizliklerin daha da derinleşmesi oldu. Konuklarımız; kadınların, çocukların, engellilerin, Suriyeli göçmenlerin, mültecilerin, Dom ve Abdal topluluklarının, yoksulların ve hak sahibi sayılmayan grupların deprem öncesinde de zor koşullarda yaşadığını, depremle birlikte bu eşitsizliklerin daha da katmanlaştığını ve krizin bu kesimler için derinleştiğini anlattılar.

Son olarak depremin üçüncü yılında öne çıkan temel duygunun belirsizlik ve yorgunluk olduğu dile getirildi. Sürekli hale gelen bir geçicilik hissinden, kurumsal muhatap eksikliğinden, güvence ihtiyacının karşılanamamasından ve travmanın ilk günkü gibi sürmesinden söz edildi.

Programlardan bazı cümleleri de seçtim; izin verirseniz konuşmacılarımızı sözleriyle anmış olalım. Bir konuşmacımız ilk hafta şöyle demişti, “Depremin üçüncü yılına girilmiş olmasına rağmen birçok dosyada kamu görevlileri hâlâ yargı önüne çıkarılamadı.” Bir diğer konuşmacımız ise, “Depremde hayatını kaybedenlerin sayısının resmi olarak açıklanan 53 binden çok daha fazla olduğunu tahmin ediyoruz,” demişti. Yine bir avukat konuğumuz, “Davaların çoğu bilinçli taksirden açıldığı için bu yargılamalardan adil bir sonuç çıkacağına inanmıyoruz,” ifadesini kullanmıştı.

Sonraki hafta mimar konuğumuz Mustafa Özçelik şöyle demişti, “Depremden sonra pek çok şeyi düzeltebilme imkânı doğdu ama bu imkânı maalesef kullanamadık.” Ardından da, “Rezerv alanlarda bile bütüncül bir planlama yok; bazı yerlerde okul alanı dahi ayrılmadığını sonradan fark ediyoruz,” diye eklemişti.

Dr. Ali Kanatlı da, “Üç yıldır deprem bölgesinde akciğerlerimize toz soluyoruz ve şu anda en büyük bedensel sağlık sorunu bu,” demişti. Nilgün Karasu ise, “Deprem öncesinde 22 olan taş ocağı sayısı bugün Hatay’da 200’ün üzerine çıktı ve bu durum çevreyi, tarımı ve halk sağlığını tehdit ediyor,” ifadelerini kullanmıştı.

Geçtiğimiz haftaki programımızda ise konuklarımız, depremin üçüncü yılında en baskın duygunun belirsizliğin kalıcılaşması olduğunu söylediler. İlk günlerdeki güçlü dayanışmanın çok kıymetli olduğunu ancak %80’i yıkılmış bir kenti sivil toplumun tek başına ayağa kaldıramayacağını vurguladılar. Son olarak da insanların artık yardım değil, güvence ve sürdürülebilir bir yaşam istediğini; şehirlerini kendi bilgi ve ihtiyaçlarına göre yeniden kurmak istediklerini ifade ettiler.

Hepsi çok değerli vurgulardı. Şimdi daha fazla vakit kaybetmeden ve program süremizi de düşünerek sözü sevgili Yiğit Göktuğ Torun’a vermek istiyorum. Hoşgeldin Yiğit.

Yiğit Göktuğ Torun: Hoşbulduk hocam, merhaba.

T.T.: Merhaba, iyi ki geldin. Sevgili Yiğit, Hatay’daki Cemil Çapar Apartmanı’nda ne yazık ki annesini ve babasını, ayrıca akrabalarının ve komşularının önemli bir bölümünü kaybetti.

Y.G.T.: Maalesef naaşlar da bulunamadı.

T.T.: Şimdi onun üzerinden hem süreci anlatmak, hem de bir soruyla biraz yönlendirmek istiyorum izninle. Aslında üçüncü yıla girdik ve hâlâ akıbetini bilmediğimiz deprem kayıpları diye bir konumuz var; söylemek bile zor. Ailelerin bu konuda devletten ve sivil toplumdan somut beklentileri neler?

Biraz da kişisel bir soru olacak ister istemez, izninle. Bir mezarın yokluğu, yas sürecinin başlayabilmesi açısından senin için ne ifade ediyor? Şu anda verdiğin mücadele hem ailenin bulunmasına dair bir mücadele, hem de onların yaşam hakkının ihlaline karşı yürütülen bir mücadele. Aynı zamanda, aslında hepimiz için — bu toplumun bütün bireyleri için — güvenli yaşam hakkını savunuyorsun. Bu mücadeleyi biraz bizimle paylaşabilir misin?

Y.G.T.: Önce daha kolay kısımdan başlayayım. Bence süreci anlatmak biraz daha kolay çünkü işin duygu boyutuna girdiğimizde cevap vermek gerçekten zorlaşıyor.

En başta devletten, sivil toplumdan ve oradaki yönetimlerden ne beklerdik diye sorarsak… Ben gerçekten bana bir yol gösterilmesini beklerdim çünkü benim durumumda olan insanlar ne yapacağını bilmiyordu. Bir kişinin naaşı olmadığında, resmi olarak ölü sayılması için bazı aşamalar var. En basitinden ölüm belgesinin alınması gerekiyor ama bir insanın naaşı yoksa ölüm belgesini alamıyorsunuz. Ölüm belgesini alamadığınızda da sonraki tüm işlemler sekteye uğruyor.

Bu belge alınamadığında bir yıl boyunca bekliyorsunuz; gaiplik kararı için uğraşıyorsunuz. Sonrasında miras ve benzeri diğer işlemler geliyor. Aslında hayatınıza devam edebilmek için yapmanız gereken pek çok şeyi yapamaz durumda buluyorsunuz kendinizi.

Deprem gibi, bence çok daha katastrofik, herkesin bir felaketin içinde olduğu bir durumda bu süreç çok daha zor. Zaten her şey karmakarışık. Bir de üstüne kayıp durumu eklendiğinde yetkililer de çoğu zaman cevap veremiyor. Cevap alamadığınızda kendinizi bir anda boşlukta buluyorsunuz. Avukata soruyorsunuz, o da bilmiyor. Belediyeye gidiyorsunuz, bilmiyor. Valiliğe gidiyorsunuz, bilmiyor. Bakanlığa gidiyorsunuz, bilmiyor.

Bence bu kayıplık durumu tamamen bir bilinmezlikler silsilesi. Bu bilinmezliklerin giderilmesini isterdim çünkü Antakya’da naaşı bulunamayan çok sayıda insan oldu ve bunun depremden kaynaklandığı da çok açıktı. Böyle bir durumda olan insanlara bir yol gösterilmesi, bürokratik kolaylıkların sağlanması gerçekten önemli olurdu.

Ben bir yıl boyunca ölüm belgesini alamadım ve o süre boyunca gaiplik süreciyle uğraştım. Gaiplik meselesini de belki biraz açmak lazım çünkü hukuki bir konu ve herkesin hukuk bilmesi beklenemez. Keşke ben de bilmeseydim, bunu çok söylüyorum ama bir yılın sonunda, kişinin artık şüphesiz şekilde ölüme çok yakın bir durumda olduğu kabul edilerek mahkeme kararıyla ölüm belgesi yerine geçebilecek bir belge alabiliyorsunuz. Ondan sonra intikal, miras gibi işlemleri ya da diğer resmi işlemleri yapabiliyorsunuz.

Bu süreç tabii ki çok ağır ve belirsizliklerle dolu. Bu işin bürokratik kısmı.

Şimdi neden duygusal soruya geçmeden önce bunu anlattım? Çünkü bizim yas sürecimiz tam olarak böyle geçti yani “Durun, bir yasımı yaşayacağım” diyemiyorsunuz. Hayır; gidip belge almanız gerekiyor, dilekçe vermeniz gerekiyor. Mesela evle ilgili hak sahipliği başvurusu yapılması gerekiyor ama başvuracak kişi yok. Hukuken var aslında; o başvuruyu yapması gereken kişi annem ama annem yok.

Yeşim Toplu: O dönemde öğrenciydin, onu da söyle istersen.

Y.G.T.: Evet, bunlar yaşandığında 25 yaşındaydım; iyi ki hatırlattın. Aslında çalışıyordum ama bir yandan aileme bağımlıydım. Yüksek lisans için Almanya’ya gidecektim. Mesela bunu deyince aklıma şu da geliyor: Vizeye başvuracağım ama başvuruda anne babam sistemde ölü görünmediği için onların hesap dökümleri isteniyor. Ben o hesap dökümlerini veremiyorum çünkü hesaplara erişimim yok. Kayıp durumunu anlatmaya çalışıyorsun ama bunu oraya bile anlatamıyorsun.

O durumda kendi devletimden istediğim şey aslında çok basitti: Bana bu durumumu açıklayan bir belge verin ki ben de işlerimi çözebileyim. Neden bunu başta anlattım? Çünkü yas sürecine gelmeden önce her adımda o kadar çok bürokratik sorunla karşılaşıyorsun ki yasını sürekli erteliyorsun. Erteledikçe de kendini bu işlemlerle uğraşırken buluyorsun. Bir yıl sonra gaiplik kararı çıktıktan sonra ancak bazı işleri halledebildim. Şimdi ikinci soruya geçiyorum.

T.T.: Ne kadar anlatmak istersen bu arada. Tamamen rahat ol lütfen o konuda. 

Y.G.T.: Aslında bunu ilk kez galiba ikinci yıl dönümünde fark ettim. Yakın bir arkadaşım da ailesini kaybetmişti. Bunu söylemek bile çok acı ama o yıl dönümünde babasının mezarını ziyaret ettiğinde içimde bir kıskançlık fark ettim - bunu itiraf etmek de gerçekten zor. Keşke benim de gidip sulayabildiğim, biraz dertleşebildiğim bir yerim olsaydı diye düşündüm. Ama benim böyle bir yerim yok.

Aslında o mezar, benim gibi birçok insan için enkazın olduğu yerdi. Biz o enkaza gidiyor, oraya çiçek bırakıyorduk. Antakya’nın hali malum. Artık Antakya’da mezarımız dediğimiz o enkazlar da kaldırıldı. Çiçek bıraktığımız bir ağaç bile kalmadı. Yavaş yavaş tüm o hafıza mekânları yerinden edildiği için bizim de bir mezarımız kalmamış oldu.

Orada şunu düşündüm: Aslında bu ritüelleri çok gereksiz buluyordum. Mezara gitmek, mezar başında ağlamak, eve taziyeye gelinmesi… Ama bunların insana şunu söylediğini fark ettim: Evet, bir son oldu ve sen artık bu sonu kabullenip hayatına devam edebilirsin. Bu olmadığında ise bir yas süreci de olmuyor. Bir mezarın yok, bir taziye süreci yok, yıl dönümlerinde gidebileceğin bir yer yok.

G.E.: İster istemez bence bilinç dışında, içinde diyorsun ki belki de ölmediler. 

Y.G.T.: Yani bunu kabul etmek çok zor oluyor. Ben uzun süre bunu saçma buldum. Diyordum ki, “Yok, öldüler; enkazın başında duruyorsun, nasıl ölmemiş olabilirler?” Ama rüyalarımda ne görüyordum? Rüyalarımda hastaneden biri arıyor ve, “Berna Torun burada, kimliğini tespit ettik,” diyor ya da, “Kemal Torun aslında buradaymış ama kafasına bir şey çarpmış, hafızasını kaybetmiş; o yüzden size ulaşamamış. Şimdi yüzünden tanıdık,” gibi şeyler…

İnsan bunları bekliyor ve ben de beklediğimi çok geç fark ettim. Beklediğimi anladığım anda ise, “Tamam, artık bununla savaşmayacağım,” dedim. Evet, belki de hâlâ tam olarak kabul etmiyorum ama bunu zamana ve sürece bırakacağım diye düşündüm. İşte o mezarsızlık, bence insanın o sonu kabul etmesini gerçekten çok zorlaştırıyor.

T.T.: Teşekkürler Yiğit. Ben az önce bir şeyi tamamen unuttum: Bugün neden buradayız? O kısmı atladım. Yeşim, seninle devam edebilir miyiz? Ben küçücük takdim edebilir miyim seni? 

Y.T.: Tabii ki. 

T.T.: Sevgili Yeşim, maalesef 6 Şubat depremlerinde, depremin neredeyse bir simgesi haline gelmiş olan Rönesans Rezidans’ta ailesinden birçok kişiyi kaybetti. Kendisi bir avukat ve tiyatro oyuncusu; depremden bu yana kaybettiği ailesi için büyük bir adalet mücadelesi veriyor. Rönesans Residans davasının da aslında bize öğreteceği çok şey var.

Ben senin, Yiğit’in konuşması üzerine ekleyeceklerinle başlamak istiyorum; ardından sorularımı yönelteceğim. Buyur Yeşim.

Y.T.: Şunu söylemek istiyorum; Yiğit’i dinlerken düşündüm… Aslında bunları Yiğit’le hiç konuşmamıştık. Ben şimdi ilk defa onun içinde yaşadıklarını dinliyorum.

Ben annemi, babamı ve kız kardeşimi buldum, defnettim. Ritüeller, mezarın olması… Bana da eskiden çok anlamsız gelirdi ama şimdi anlıyorum. Yine de ben de başka bir şey yaptım; belki bilmiyorsun Yiğit. Mezar taşına annemin ve babamın isimlerini yazamadım, boş bıraktım. Sadece baş harfleri var ve “Toplu Ailesi” yazıyor.

Bulunamayan birinden bu rüyaları dinleyince şuna şaşırdım: Herkesin travması ne kadar büyük ve ne kadar biricik çünkü ben de, kayıplarımı bulmuş olmama rağmen, rüyalarımda hâlâ Yiğit’in anlattığına benzer şeyler görüyorum. Mesela kardeşimin bir hastalık nedeniyle hastanede olduğunu görüyorum ya da annemin bir anda ortaya çıktığını… Ona, “Anne, siz tam olarak ne yapıyordunuz, ne oldu, nasıl bir darbe aldın?” diye soruyorum. Babamın ise sessizce bana baktığını görüyorum ama dikkat edin, rüyalarımda onların depremde öldüğünü hiç görmedim. Bu çok önemli bir şey yani sadece kayıp olması gerekmiyor; evet, kayıp çok büyük bir acı ama aslında hepimiz kayıplarımızı, mezarları olsa bile, çok farklı bir şekilde kaybettik. Bu normal bir ölüm değil; bu gerçekten bir kıyım ve öyle bir ölüm ki orada ne olduğunu bilmiyorsun, merak ediyorsun. Üç yıl geçse de, 30 yıl geçse de annemin, babamın, kız kardeşimin, teyzemin ya da diğer yakınlarımın nasıl öldüğünü hep merak edeceğim çünkü çok acı bir şekilde can verdiklerini az çok tahmin edebiliyorum. O yüzden bunların unutulmaması gerekiyor.

Gazeteciler de söylüyor: Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük kıyımlarından biri, en büyük acılarından biri bu ve bütün bunlar yaşanırken bir de üstüne adalet için bu kadar mücadele etmek zorunda kalıyoruz. Üstelik bakın, Yiğit’le bile bunları konuşmamışız; o bana duygularını bile anlatmamış.

T:T.: Buna sıra gelememiş değil mi? 

Y.T.: Sıra bana da gelmemiş ki; onunla konuşup anlatmamışım bile. Mesela Yiğit duygularını ikinci plana atıyor. İnanır mısınız, ben bazen gerçekten bunu söylüyorum: Ben kayıplarımı buldum diye tek parça bulanlar var, parça parça bulanlar var; bu süreci çok farklı şekillerde yaşayan insanlar var. İnsanlar birbirinin acısına bakıp, “Ben anlatmayayım, benimki onunki kadar büyük değil,” diye utanıyor.

Ama buna sebep olan katillerde en ufacık bir utanç, en küçük bir vicdan kırıntısı bile yok. Bu da bizim canımızı öyle bir yakıyor ki… Bu acıyla biz aslında yasımızı bile erteledik. Bakmayın, biz anma yapmıyoruz; her yıl o anmalarda adalet gelene kadar söz veriyoruz. Her yıl yeniden söylüyoruz: Yanınızdayız. Nerede olduğunuzu bilmiyoruz, nasıl acı çektiğinizi bilmiyoruz ama biz, yaşayanlar olarak, bütün Türkiye adına sizin bu şekilde can verişinizin hesabını hukuki ve adil bir şekilde soracağız diyoruz.

Buradan bütün Türkiye’deki insanlara da seslenmek istiyorum: Hepimizin bu insanlara bir borcu var. Bu şekilde öldükleri için… Aslında öldükleri için değil…

T.T.: Çok teşekkürler Yeşim. Şimdi sizin birazcık dinlenmenizi istiyorum. 

G.E.: Sevgili Yeşim Ünal’la devam edeceğiz ama önce kendisini kısaca tanıtmak isterim: Yeşim Ünal, doktor ve psikolog; uzmanlık alanı afet ve travma psikolojisi. 1999 depreminden sonra Düzce ve İzmit’te görev yaptı. 14 yıl boyunca Türk Kızılayı, Sağlık Bakanlığı ve UMKE ile birlikte birçok afet ve insani yardım çalışmasında yer aldı.

Büyük tsunami sonrasında Sri Lanka’da, ardından Pakistan depremi ve sel felaketinde, ayrıca Afganistan ve Suriye gibi çatışma ortamlarında görev yaptı. Van ve Simiav depremleri, tren kazaları ve yangınlar gibi farklı acil durum ve afet çalışmalarında da yer aldı. Halen Birleşmiş Milletler ajanslarıyla ve çeşitli sivil toplum örgütleriyle birlikte arama kurtarma ve UMKE ekiplerine yönelik psikolojik destek programları yürütüyor. Japonya Uluslararası İşbirliği Ajansı (JICA) eğitmenidir ve UMKE Derneği’nin kurucu genel sekreteridir. Ayrıca 6 Şubat depremlerinin ardından kurulan Afet Psikolojisi Platformu’nun da kurucularındandır.

T.T.: Evet, çok teşekkürler Gürhan. Yeşim Hocam hoşgeldiniz. 

Yeşim Ünal: Hoşbulduk Tuğçe Hocam, Gürhan Hocam, değerli arkadaşlarım. Merhabalar. 

T.T.: Merhaba, iyi ki geldiniz hocam. Sanırım durumumuzu gördünüz; gerçi kamera olmasa da bunu anlayabilecek deneyime sahipsiniz. Aslında size soracağım ilk soru bu değildi ama şimdi bunu sormak istiyorum, izninizle; az önce arkadaşlarımızdan depremdeki kayıpların ne kadar farklı şekillerde yaşanabildiğini ve bu süreçteki bilinmezlik hâlinin ne kadar yaralayıcı olabildiğini dinledik. Yakınlarının mezarına dahi ulaşamayan aileler var. Bu belirsiz kayıp durumuyla insanlar nasıl başa çıkabilir? Bunun toplumsal hafıza üzerinde, toplumun psikososyal durumu üzerinde ve özellikle deprem bölgesinde iyileşme süreçleri üzerinde nasıl etkileri olabilir? Biraz bunları sizden dinleyebilir miyiz?

Y.Ü.: Tabii. Öncelikle galiba şuradan başlamak lazım Tuğçe Hocam. Bir defa bu oturum zor bir oturum -  Hepimiz için, konuşanlar için, dinleyenler için… Ama bu da yaşadığımız sürecin son derece doğal bir parçası. Bu parça zor olacak ve biz yine de zorlanarak da olsa devam edeceğiz.

Şöyle başlamak isterim hocam: Deprem gibi topluca yaşanan ve her bir kişinin farklı bir hikâyeyle karşılaştığı toplumsal olaylarda şunu kabul etmemiz gerekiyor; ne kadar insan var ise o kadar hikâye var. Ben dâhil herkesin tanışması, hikâyesi, acısı, travması çok farklı. Sevgili Yiğit’i dinlerken de aklımdan pek çok şey geçti ama hiçbir hikâye yastan ayrı değil. Buradaki arkadaşlarımızın da, hepimizin de kaybettiğimiz yakınlarımız için — ya da adını koyamadığımız yakınlarımız için — adalet mücadelesini sürdürüyor olmamız çok önemli. Bunun altını çizmek isterim.

Burada birkaç yaşantının psikolojik karşılığını açıklamak belki anlamlı olabilir. Bunlardan biri, kayıp meselesi. Kayıp meselesinin adını doğru koymak lazım. Aslında burada “akıbeti belli olmayan” demek daha doğru çünkü “kayıp” dediğimizde birçok insanın aklına ölüm geliyor. Oysa bazı durumlarda öyle bir tablo var ki kişinin öldüğünü bile adlandıramıyoruz.

Psikolojik olarak da bizim bazı sıralarla beklediğimiz insani tepkiler vardır. Bir yakınımızı kaybettiğimizde elbette pek çok karmaşık duygu ortaya çıkar ama bir noktada bir şeyin adını koyabiliyor oluruz. Mesela “öldü” diyebiliriz. Bunun psikolojik anlamı çok önemli çünkü bir şeyin adını koyabildiğimizde, sağlıklı yas dediğimiz süreç başlayabilir.

Peki 6 Şubat’ta ne oldu? Çok farklı şekillerde ölüm ve kayıp hikâyeleri duyduk ve duymaya devam ediyoruz. Değerli Yiğit bu arkadaşlarımızdan sadece biri; akıbetini bilmediğimiz onlarca insan var. Bu kadar toplu yaşanan bir olayda yas süreci de psikolojik olarak beklediğimiz, sağlıklı ilerleyebilecek şekilde ilerleyemiyor.

Tuğçe Hocam, siz “bilinmezlik” dediniz ya, bu bana travma psikolojisinin önemli isimlerinden biri olan Judith Herman’ı hatırlattı. Herman, travmanın iyileşmesi için iki şey gerektiğini söyler: hakikat ve adalet.

Bilinmezlik dediğimiz şey tam da burada devreye giriyor. İnsanların aklında şu soru dolaşıyor: “Benim annemin, babamın başına ne geldi?” Mesela sevgili Yeşim’in bahsettiği rüyalar… Bunun psikolojik karşılığı tam da bu. Deprem gibi olaylarda — aslında birçok toplumsal travmada — şunu görürüz: Bir kişi öldüğünde ve insanlar naaşına ulaşabildiğinde ilk aşamada ölümün kendisine üzülürler ama ardından başka bir soru zihni meşgul etmeye başlar: “Nasıl öldü?”

Bu soru çok katmanlıdır ve çoğu zaman hakikatin bu kısmı eksik kalır. O yüzden travmatik bir reaksiyon olarak insanların bu hikâyeyi rüyalarında sık sık gördüğünü görürüz. “Acı çekti mi?”, “Çok mu sürdü?”, “Keşke…” ya da “İnşallah çok acı çekmeden vefat etmiştir” gibi düşünceler ortaya çıkar.

Biraz önce hem Yiğit’in, hem de Yeşim’in anlattıklarında da bunu gördük. Yiğit çok doğal bir şekilde, “Keşke annemin ya da babamın mezarı olsaydı,” dedi. Oysa kendisi ritüellere çok önem vermediğini söylüyor ama bu Yiğit’e özgü bir durum değil; bu kültürel aktarım ve yas ritüelleriyle ilgili bir şey. Psikolojik iyiliğimizi sürdüren unsurlardan biri de bu ritüellerdir. Taziye çadırının kurulması, helva kavrulması, bahur yakılması… Bunlar dininize, mezhebinize ya da kültürünüze göre değişebilir ama bu ritüeller olmadığında kabullenme ve yasın ilerleyen psikolojik süreçleri de gerçekleşemiyor. Bir noktada süreç tıkanıyor ve adeta donuyor.

O yüzden sorunuza böyle cevap verebilirim ama burada şunu da unutmamak gerekir: Bu yalnızca tek bir kişinin yaşadığı bir deneyim değil. Binlerce, hatta milyonlarca insanın yaşadığı bir deneyimden söz ediyoruz. Böyle bir durumda ister istemez toplum ruh sağlığı ve toplum psikolojisi açısından da büyük değişimler ve dönüşümler ortaya çıkabiliyor. Bunu da sanırım birazdan katman katman konuşma fırsatımız olur.

G.E.: Yeşim Ünal, verdiğiniz bilgiler için çok teşekkür ederiz. Şimdi kısa bir ara vereceğiz ve bir müzik parçası dinleyeceğiz. Didem Gençtürk, Jineps’te bu parçayla ilgili bir açıklama yaptı; ondan kısa bir bölüm okumak istiyorum.

Bazı şarkılar bir hafızayı, bir deneyimi ve ortak bir duyguyu taşır. İranlı sanatçı Mahsa Vahdat ile Norveçli çok sesli koro SKRUK’un 2022 tarihli ortak çalışması "Masumiyetin Örgüleri" (Braids of Innocence) de bu tür eserlerden biri.

Şarkının çıkış noktası, Mahsa Vahdat’ın 11 yaşında olduğu 1979 yılına dayanıyor. Devrim sonrası İran’da siyasi nedenlerle tutuklanan dayısını ziyaret etmeye giderken annesi küçük Mahsa’nın saçlarını özenle örer. Hapishanedeki ziyaret kabininde, camın arkasından annesi başörtüsünü hafifçe aralayarak bu örgüleri mahkûmlara gösterir. O kısa an, dışarıdaki hayatın, masumiyetin ve özgürlüğün sessiz bir hatırlatıcısı olur.

Şarkıda geçen “Örgülerinin gölgesini kafesteki kartallara gösterdi” dizesi de bu küçük ama anlamlı hareketten doğar.

G.E.: Apaçık Radyo’da Altın Saatler programının ikinci bölümündeyiz. Konuklarımız Adalet Peşinde Aileleri Platformu'ndan Yeşim Toplu ve Yiğit Göktuğ Torun ile Afet Psikolojisi Platformu kurucusu, afet psikoloğu Dr. Yeşim Ünal.

Evet, programımıza devam ediyoruz. Konu İran’dan açılmışken, Türkiye Psikiyatri Derneği’nin 2 Mart 2026 tarihinde yaptığı basın açıklamasından da kısa bir bölüm paylaşmak istiyorum:

Türkiye Psikiyatri Derneği olarak ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırısını; bu saldırılarda bir okulun hedef alınması sonucu 100'ün üzerinde insanın yaşamını yitirdiğine ilişkin haberleri; kırılgan dengeler üzerinde duran coğrafyanın tamamına yayılma riski taşıyan savaş ve şiddet olaylarını derin bir üzüntü ve kaygıyla takip ediyoruz.

Savaşlar ve silahlı çatışmalar yalnızca askerî ya da siyasi meseleler değildir; aynı zamanda ağır ve uzun erimli sonuçları olan bir halk sağlığı ve ruh sağlığı sorunudur. Ülkelerin, sivillerin, çocukların ve öğrencilerin hedef hâline geldiği her türlü saldırı uluslararası insancıl hukukun ve temel insan haklarının açık ihlalidir ve kabul edilemez.

Bilimsel ve klinik deneyimler açıkça göstermektedir ki savaş ortamları toplumlarda yaygın travmaya, yas süreçlerinin karmaşıklaşmasına, kuşaklar arası ruhsal yük aktarımına, çocuk ve ergenlerde gelişimsel kırılmalara ve toplumsal dokuda onarılması güç yaralanmalara yol açmaktadır. Eğitim kurumlarının ve sağlık altyapılarının hedef alınması ise yalnızca bugünü değil toplumların geleceğini de hedef almak anlamına gelir.

Türkiye Psikiyatri Derneği olarak savaşı, savaştan beslenen yaklaşımları ve sivilleri hedef alan tüm saldırıları kınıyor; uluslararası insancıl hukuk ve insan hakları normlarının derhâl uygulanması gerektiğini vurguluyoruz. Başta çatışma bölgelerinde yaşayan çocuklar ve gençler olmak üzere tüm sivillerin yaşam hakkının korunmasını talep ediyoruz.

Ülkemizdeki ve uluslararası alandaki tüm insan hakları savunucularını, meslek örgütlerini, bilim insanlarını ve demokratik kitle örgütlerini bu ihlallere karşı açık tutum almaya ve etkili bir uluslararası kamuoyu oluşturmak üzere dayanışmayı büyütmeye çağırıyoruz. Ruh sağlığını, yaşam hakkını ve barışı savunmanın hekimlik sorumluluğumuzun ayrılmaz bir parçası olduğunu bir kez daha hatırlatıyoruz.

Türkiye Psikiyatri Derneği Merkez Yönetim Kurulu’nun bu açıklamasına Altın Saatler ekibi olarak bütünüyle katıldığımızı da belirtelim.

T:T.: Çok teşekkürler Gürhan.

Şimdi tekrar sevgili Yiğit’e bir sorum var. Depremden bu yana en önemli mücadelelerden birini senin ve Yeşim’in de parçası olduğu Adalet Peşinde Aileleri platformu yürütüyor. Biz de bu platformun destekçisi olarak, seve seve arkasında duruyoruz.

Bu platformun bir araya gelişi ve oluşturduğu örgütlülük hali yani bireysel acıların ortak bir hak arayışı mücadelesine dönüşmesi bölgede kayıp yaşayan ya da yakınlarını kaybeden diğer aileler için nasıl bir umut ya da nasıl bir mücadele zemini oluşturuyor? Bunu biraz anlatabilir misin?

Y:G.T.: Tabii. Aslında yine konumuz yas iken oradan başlamak iyi olabilir. Ben yas sürecini biraz farklı kategorilere ayırıyorum. Birincisi, bireysel yas yani bir kişinin kaybından sonra tek başına yaşadığın yas. Bir de çok sayıda insanı etkileyen durumlarda ortaya çıkan, bizim yaşadığımız gibi bir şehirde, hatta yedi şehirde, belki de tüm ülkede yaşanan kayıplarla birlikte ortaya çıkan kolektif yas var.

Yine akademik bir yerden konuşmuyorum; kendi algılayışım üzerinden söylüyorum. Kolektif yasın içinde de bence iki farklı durum var: Doğal sebeplerden kaynaklanan kayıplar ve siyasetin yani önlenebilir afetlerin ya da önlenebilir kayıpların sonucu ortaya çıkan kayıplar. Bu iki durumda yasın ilerleyişi de farklı oluyor.

Bizim durumumuzda depremle birlikte yaşanan şey hem politik, hem de kolektif bir yas süreci. Böyle bir durumda bana sadece bireysel terapilerle bunun çözümünü aramak çok mantıklı gelmiyor çünkü bu sadece benim yaşadığım, hayatın doğal akışı içinde gerçekleşmiş bir kayıp değil. Gerçekten hayatın akışı durdu ve bu akışın neden durduğunun cevabı da “dünya böyle dönüyor” değil; bunun önlenebilir bir tarafı vardı.

Böyle olduğunda şunu düşünmeye başlıyorsun: Benim gibi insanlar bir araya geldiğinde, sadece konuşmak bile çok şey değiştiriyor. Az önce Yeşim’i dinlerken de aynı şeyi düşündüm. Bunu yaşayan tek kişinin sen olmadığını görmek, ilk başta sana şunu söylüyor: Yalnız yürümüyorum. Bu sadece benim kaderim değil; benimle birlikte bu yolda yürüyen başka insanlar da var.

Sonrasında çözüm ararken yasını da anlamlandırmaya başlıyorsun. Ben böyle yeniden ayağa kalkma gücü buldum çünkü yasımı yaşarken şunu söylüyorum: Burada adalet sağlanmalı çünkü benim yaşadığım yas önlenebilir bir yastı. Eğer önlenebilirse, en azından başkalarının aynı acıyı yaşamasını engelleyebilirim diye düşünüyorum.

Burada ne kadar birlikte mücadele edersek o kadar güçleniyorsun. Mücadele de güçleniyor, sen de güçleniyorsun. Biz genelde deprem davalarını konuşuyoruz ama aslında ülkemizde de dünyada da bunun çok örneği var. Önlenebilir o kadar çok ölüm var ki… Bunu düşündükçe buna karşı mücadele etmenin daha da anlamlı olduğunu hissediyorsun.

Böylelikle yas sürecini biraz daha sağlıklı yürütmek mümkün oluyor. İnsan isterse bütün gün evde “Neden bu benim başıma geldi?” diye de düşünebilir. Bunu yapanları da yargılayamayız; kimsenin haddine değil ama ben şunu soruyorum: Bu benim başıma geldiyse, başkalarının başına gelmemesi için ne yapabiliriz Bunu düşündüğünde kendini daha anlamlı bir yerde buluyorsun ve yeniden ayağa kalkma gücü buluyorsun.

T:T.: Peki, çok güzel özetledin gerçekten. Sence burada gençler nerede duruyor? Genç olma hâli bu yas sürecini nasıl tanımlıyor?

Y.G.T.: Şunu söyleyebilirim… Az önce ritüellerden bahsettik ya; aslında ben baştan beri bu ritüellere çok da sahip çıkan, çok önemseyen biri değildim ama bir yandan da keşke bazı ritüeller olsaydı diye düşündüğüm anlar oldu. Öte yandan, bir genç olarak bunları yaşadığımda bazı ritüellerin ya da “olması gerekir” diye dayatılan bazı alışkanlıkların ne kadar anlamsız olabildiğini de fark ettim.

Mesela Antakya’dan döndüğümüzde hepimiz toz içindeydik; enkazın başından gelmiştik. Ankara’ya döndüğümde saçımı sakalımı kestirdim, tıraş oldum. Bana ilk söylenen şeylerden biri şu oldu: “Cenaze evinde tıraş olunmaz, böyle bakımlı görünmek olmaz.” İlk kez o zaman bununla karşılaştım ve “Bu nedir?” diye düşündüm.

Sonra başka şeyler de geldi: “Renkli giyinilmez, yas sürecindesiniz, olmaz.” Bunun yanında bir de “şehit” söylemi vardı hatırlarsınız. İnanan inanır, inanmayan inanmaz ama bana “Şehit oldular, mutlu olmalısın” diyenler bile oldu. Öte yandan sen mutlu göründüğünde de “Nasıl mutlu olursun? Böyle bir şeyden sonra nasıl gülebilirsin?” gibi sesler geliyor dışarıdan.

Bence gençler açısından mesele biraz farklı yaşanıyor. Özellikle deprem bölgesinde yaşayan gençlerin içinde bu acı hep var ama bu acıyla birlikte yaşamaya çalışırken insan bazen gündelik hayatta kafasını dağıtacak, biraz nefes alacak alanlar arıyor. Benim için de öyleydi. Bir konsere gitmek, makyaj yapmak, güzel giyinmek… Bunlar yasını ortadan kaldırmıyor, hafifletmiyor. Yas yine orada duruyor ama sen hayatına devam etmeye çalışıyorsun.

Bence gençlerin yas yaşayış biçimi çoğu zaman anlaşılmadı. Bazen bir video yapmak, bazen komik bir anıyla birini anmak… Bunlar dışarıdan tuhaf ya da uygunsuz görünebilir ama aslında bizim yas tutma biçimimiz de böyle olabiliyor.

Nasıl ki hayat değişiyor, bence yasın yaşanma biçimi de özellikle gençler için değişiyor. Bunun canlı bir süreç olduğunu kabul etmek önemli ancak böyle olursa gerçekten iyileşebiliriz ve gençlerin dilinden yani bizim dilimizden konuşabiliriz diye düşünüyorum.

T.T.: Çok güzel anlattın, çok çok teşekkür ederim. 

Y.T.: Küçük bir ekleme yapabilir miyim? Mesela biz neden bunların nasıl anlaşıldığıyla bu kadar ilgileniyoruz ki? Asıl mesele şu: Neden adalet yok? Neden insanlar bu şekilde öldü? Neden biz bunları yaşamak zorunda kaldık?

Bunların anlaşılmamasını ben anlayabilirim çünkü zaten bunlar çok zor, karmaşık ve çoğu zaman insanların anlamakta zorlanacağı şeyler ama bir de üstüne, bunları yaşayan bizlere bu tür yargıların ve baskıların yöneltilmesi gerçekten çok ağır oldu.

Ben de aynı şeyleri yaşadım ve hatta bazıları akrabalarımdan bile geldi yani korkunç bir anlaşılmazlık… Zaten büyük bir acının içindeyken bir de bununla sınandık maalesef.

T.T.: Söyleyecek çok şey var tabii ki. Yerden göğe kadar haklı olduğunuz bir konuda sabahtan akşama kadar ne kadar haklı olduğunuzu da söyleyebiliriz.

Şimdi Yeşim, sana kısa bir soru soracağım ve vakit açısından kısa bir cevap rica edeceğim çünkü Yeşim’le ayrıca yeniden vakit ayırıp konuşmak da istiyoruz. Malumunuz, Rönesans Residans 6 Şubat depremleriyle neredeyse özdeşleşmiş bir yapı hâline geldi; adeta bir sembol oldu ve bunun da birçok sebebi var. Sence bu davanın gidişatı, Türkiye’deki denetim mekanizmalarının, inşaat süreçlerinin, yapılaşma dediğimiz meselenin ve müteahhitlik sisteminin yargılanması açısından nasıl bir emsal teşkil edecek? Aileler “adalet” derken, aslında yalnızca bir hapis cezasını mı kastediyor yoksa sistemde köklü bir değişimi mi?

Y.T.: Hayır, mesele yalnızca hapis cezası değil, bizim mücadelemiz sadece bunun için değil. Elbette ailemize yapılanın hukuki hesabının sorulması için bir mücadele veriyoruz ama asıl amacımız başkalarının da ölmemesi, bir daha kimsenin böyle bir acı yaşamaması.

Rönesans Residans davası bu yüzden çok önemli çünkü bütün dünyanın gözü buradaydı - özellikle de Rönesans Residans'ın yıkılışındaydı. Bu davadan emsal niteliğinde bir karar çıkması gerekiyor. The New York Times yazdı, The Guardian yazdı. Japonya’dan, ABD'den insanlar gelip, “Bu bina nasıl yıkıldı, nasıl yapıldı?” diye araştırmalar yaptı çünkü gerçekten “depremin sembolü”, “depremin yüzü”, “depremin en kötü simgesi” gibi ifadelerle anılan devasa bir yıkımdan bahsediyoruz.

Ben açıkçası bu kadar büyük bir adalet sorunu yaşayacağımızı hiç düşünmemiştim. Hatta duruşmalara giderken şunu düşünüyordum: “Dünyanın gözü burada. Rönesans’tan emsal bir karar çıkacak ve bir daha kimse böyle bir bina yapmaya cesaret edemeyecek.” Çünkü Rönesans dosyasında çok açık veriler var. Gelen profesörlerin görüşleri, bilimsel çalışmalar, bilirkişi raporları… Hepsi bu yıkımın öngörülebilir ve önlenebilir olduğunu söylüyor.

Burada çok önemli bir ayrım var: Taksir ve kast ayrımı. Rönesans’ta 270 kişi hayatını kaybetti; kayıpları bile saymıyorum. Eğer “kasten” yapıldığı kabul edilir ise her bir ölüm için ayrı ayrı ceza verilmesi gerekir ama eğer “taksir” denir ise yani ihmal kabul edilir ise en fazla 22 yıl gibi bir ceza söz konusu oluyor ve infaz uygulamalarıyla bu ceza fiilen 2–3 yıla kadar düşebiliyor.

Bu yüzden söylüyorum: Eğer Rönesans Residans davasından emsal bir karar çıkmaz ise hiçbir dosyadan çıkmaz. Bu nedenle Adalet Peşinde Aileleri Platformu çok önemli. Bütün aileler birlikte mücadele ediyor çünkü Rönesans gibi dünyanın gözünün üzerinde olduğu bir davada bile bu kadar hak ihlali yaşanıyor ise diğer dosyaların durumunu düşünmek bile çok zor.

Ben zaten duruşmalarda ne kadar zorlandığımı, neler yaşandığını anlatıyorum. Eğer burada bile bu kadar sorun var ise diğer davalar için ne söyleyebilirim… Onları düşünmek bile gerçekten çok ağır.

T.T.: Zaten görüyoruz değil mi? 

Y.T.: Herkes görüyor. Medyanın gözü burada, dünyanın gözü burada. Hâlâ yabancı gazeteciler yazıyor; yurtdışındaki arkadaşlarım soruyor: “Ne oldu, Rönesans’tan emsal karar çıktı mı?” diye. Ama bakın bizim yargılamalarımız nasıl ilerliyor… Çok kısa, iki üç örnekle anlatayım: Mesela denetim dediniz ya… Yapı denetiminden sorumlu Bülent Seküçoğlu duruşmada ne dedi biliyor musunuz? “Ben Rönesans’a hiç gitmedim, sadece imza attım” dedi. Bir yapı denetimcisinin bunu söylemesi… Bunun bir izahı olabilir mi? Bu zaten açık bir ikrar. Yaptığı şeyin ne kadar büyük bir sonuca yol açtığını gösteren bir beyan.

Bir başka örnek: Mehmet Haşim Eraslan. Dosyaya birçok bilirkişi raporu geldi. Diyelim ki 70 rapor geldi; bunların çok büyük kısmında sorun tespit edilmiş. Binanın yapım sürecinde ciddi problemler olduğu ortaya çıkmış ama duruşmada açıkça ne dedi biliyor musunuz? “O saatten sonra inşaatı mı durduracaktım?” dedi. Yanlış olduğunu gördüğünü söylemesine rağmen bunu söylüyor. Bu sözler mahkemede, SEGBİS kaydıyla, video kaydıyla kayıt altına alınıyor.

Bir de müteahhit Mehmet Yaşar Coşkun var. Kaçarken yakalanan ve şimdi tahliye talep eden müteahhit. Duruşmada “Ben çok iyi bir müteahhitim, çok iyi işler yaptım” diyor. Ben de sordum: “Başka yıkılan binanız var mı?” Çünkü savunmalarında hep “Deprem çok büyüktü” deniyor ama araştırınca görüyoruz ki yaptığı yedi bina daha yıkılmış. Ben de sordum, “O binalarda da insanlar öldü mü?” Sanki elma armut sayar gibi cevap verdi, “Şu binada bir kişi, şu binada iki kişi…” diye.

Şimdi size başka bir şey anlatayım ki geçen haftalarda haberlerde de çıktı. Ben şu anda mahkeme kapılarında bunun için uğraşıyorum. SEGBİS kayıtlarının kanunen duruşma tutanağına eksiksiz geçirilmesi gerekiyor ama bu ifadeler tutanakta yok, mahkemede açıkça söylenen sözler yazılmamış.

Biz 5–6 avukat birlikte dilekçeler yazıyoruz, tutanaklara itiraz ediyoruz, “Ne söylendiyse aynen yazılsın” diyoruz çünkü video kaydı var ama haftalardır mahkemeden tek bir cevap alamıyoruz. En sonunda ben mahkemeye çok kişisel bir dilekçe yazdım. Belki profesyonel değildi ama içimden gelen buydu. “Ben ailemi enkazdan parça parça çıkardım. Yalvarıyorum, en azından burada söylenen sözler doğru şekilde kayda geçsin,” dedim çünkü biz orada adalet için bulunuyoruz. Mahkemede kim ne söylediyse aynen yazılmalı. Bu hem sanıklar için adil yargılama, hem bizim için adil yargılama demek ama buna rağmen cevap alamıyoruz. Oysa kanun çok açık: Avukat olarak kayıtları talep edebilirim ve tutanaklar eksiksiz tutulmalıdır. Aksi hukuka aykırı ve adil yargılamaya aykırı.

3 Nisan’da duruşma var ve dosya belki karara çıkacak. Bu yüzden buradan herkese çağrı yapmak istiyorum. Biz gerçekten bunları yaşıyoruz. Bir duruşmada bize “Atın bunları dışarı” denildi. Sadece ailemizin adaletini aradığımız için. Şimdi de duruşmada söylenen sözler tutanaklarda yok. Video kaydı var ama yazılı kayıt yok. Günlerdir, haftalardır dilekçe yazıyoruz. Ben artık yalvarıyorum: Ne olur sadece hukuka uygun bir tutanak istiyorum.

Herkese buradan sesleniyorum: Lütfen gelin ve yanımızda olun. Biz orada yalnız kalmayalım. Bu davalar dört duvar arasında yürüyen davalar olmasın. Türkiye’nin de dünyanın da gözü burada olmalı. Eğer burada emsal bir karar çıkarsa, diğer bütün davaları etkileyecek. Adalet Peşinde Aileleri olarak bu yüzden mücadele ediyoruz. Çünkü bu sadece Rönesans meselesi değil; İSİAS davası var, Cemil Çapar Apartmanı davası var, Ebrar Sitesi davası var ve daha sayamadığımız pek çok dosya var. Bu nedenle Rönesans davası çok önemli, bu dava gerçekten çok şey belirleyecek.

Y.G.T.: Çok kısa bir ekleme yapabilir miyim? Aslında burada Adalet Peşinde Aileleri’nden de bahsetmek önemli. O kolektif yas, zamanla kolektif bir mücadeleye dönüştü. Gerçekten Yeşim’in davasına gittiğimde kendi davamdan hiçbir farkı olmadığını hissediyorum çünkü oradan çıkacak bir karar hepimizi etkileyecek.

Bu yüzden tüm davaları Adalet Peşinde Aileleri’nin Instagram sayfasında ve internet sitesinde paylaşıyoruz. Duruşma takvimleri de orada yer alıyor. Herkes oradan takip edebilir.

G.E.: Evet, bu programı burada bitirmeyeceğiz arkadaşlar. Mutlaka bir program daha yapacağız. Tarihini şu anda net olarak söyleyemiyorum ama önümüzdeki programlardan birini buna ayıracağız. Özellikle de Nisan ayındaki davayı çok merak ediyoruz.

T.T.: Dinleyicilerimize de hatırlatmak isterim: Yeşim Toplu arkadaşımız aynı zamanda bir avukat olarak bu davalara aktif biçimde katılıyor.

Şimdi çok az vaktimiz kaldı, biliyorum. Zaten bence de bu program burada bitmeyecek. Sevgili Yeşim Ünal’a söz vermek istiyorum. Aslında kendisine çok güzel sorular hazırlamıştık ama şu anda yalnızca iki dakikamız kaldığı için toparlayıcı birkaç cümle rica edeceğim. Sevgili Yeşim Hocam, buyurun.

Y.Ü.: Yani hocam, burada söylenen her şey aslında travmaya dair. Bunları birbirinden ayırmak mümkün değil. Travma sadece “şöyle bir semptom yaratır” diye tanımlanabilecek bir şey değil. İnsanların süreç boyunca maruz kaldığı onlarca zor ve yıpratıcı durum var: dava sürecinde yalnız kalmak, adalet sistemi içinde bir şeyleri değiştirmeye çalışmak, sürekli mücadele etmek… Bunların hepsi travmanın kendisi aslında.

Siz kendi yasınızı yaşayamadan başka şeylerle uğraşmak zorunda kalıyorsanız, o zaman zaten ortada bir adalet sorusu beliriyor: “Ben bunu nerede arayacağım?” Sıradan bir insanın adaletin peşine düşmek, onu aramak ve öğrenmek zorunda kalması bile başlı başına travmanın bir parçasıdır. O yüzden semptomu sağda solda aramayın; sürecin kendisi zaten travmadır.

Bir de belki şunu söylemek gerekir: Toplumsal olan, toplumla iyileşir. Bu temel bir kuraldır. Toplumsal travmalar da ancak toplumla birlikte iyileşebilir. Bu yüzden bu davalara destek olmak, yalnızca ailelerin değil hepimizin sorumluluğu diye düşünüyorum. Hepinize teşekkür ederim.

G.E.: Çok teşekkürler Yeşim Ünal, sağ olun. Evet, bir başka programda tekrar buluşmak üzere hoşçakalın diyelim.