Antroposen Sohbetler'de Utku Perktaş, Prof. Dr. Tayfun Atay ile insanın enerjiyi evcilleştirme serüvenini; fosil yakıtlar, iklim krizi, hız, zaman ve insanın doğayla kurduğu sorunlu ilişki üzerinden ele alırken, insanlık tarihini bir "evcilleştirmeler tarihi" olarak yeniden düşünmeye davet ediyor.
Satırbaşları:
- Biz fosil yakıtı yalnızca yakmıyoruz; gezegenin derin zamanını bugünün atmosferine yeniden salıyoruz.
- İnsanlık tarihini bir evcilleştirmeler tarihi olarak okumak mümkün.
- Enerjiyi evcilleştiren insan, acaba ilk kez iklim tarafından mı terbiye ediliyor?
- İklim krizi yalnızca bir enerji krizi ya da zaman krizi değil; her şeyden önce bir insan krizidir.
- Milyonlarca yılda biriken enerjiyi birkaç yüzyılda tüketen insan, kendi zamanını da kısaltıyor.
- Hızın değer hâline gelmesi, zamanın değersizleşmesi demektir.
- İnsan, dünyayı evcilleştirdiğini sanırken yeryüzünün yaşam kaynaklarını tüketme noktasına geldi.
- İnsanı yeniden hayvani tevazuya döndürebilir miyiz?
- Zamanın evcilleştirilmesi, günleri, ayları ve yılları düzenlemekle başladı; zamanın tüketilmesiyle devam etti.
- Yaşamak, umudu diri tutmak demektir; yoksa yaşamanın da bir anlamı kalmaz.

İnsan taşı, ateşi, bitkileri ve hayvanları evcilleştirdi; ardından enerjiyi denetimi altına aldı. Peki bu büyük atılım, aynı zamanda gezegenin derin zamanını birkaç yüzyıl içinde tüketmek anlamına mı geliyor? Tayfun Atay’la enerjinin evcilleştirilmesini; fosil yakıtlar, iklim krizi, hız, zaman ve insanın doğayla kurduğu sorunlu ilişki üzerinden konuşuyoruz.
Utku Perktaş:
Merhabalar. Antroposen Sohbetler'e hoşgeldiniz. Ben Utku Perktaş.
Geçtiğimiz iki söyleşide, Tayfun Hocam'la birlikte Şempanzelerden Peygamberlere üzerine konuşmuştuk. İki kez, iki farklı program yapmıştık. Aslında bunu belli aralıklarla sürdürmeye de karar vermiştik. Umuyorum bundan sonra da böyle devam edeceğiz.
O iki söyleşide insanlık tarihine daha genel bir çerçeveden bakmış; antropolojiyle evrimi bir araya getirerek farklı bir bakış açısıyla sohbet etmiştik. Bu defa yine Şempanzelerden Peygamberlere kitabına, fakat farklı bir çerçeveden bakacağız. Kitabın içinden farklı bir ipucunu çekmeye çalışacağız.
Ben özellikle kitaptaki "enerjinin evcilleştirilmesi" başlığına dönmek istiyorum ve programı da bunun üzerine kurgulamaya çalıştım.
Kitapta; insanın taşı, ateşi, bitkileri, hayvanları ve nihayet enerjiyi adım adım denetimi altına aldığı; Homo sapiens'in zamanla adeta Homo energicus'a dönüştüğü anlatılıyordu. Bu kavramı okurken aklıma ister istemez Antroposen dönemi geliyor. Çünkü belki de enerjinin evcilleştirilmesi dediğimizde, aynı zamanda karbonun özgürleşmesinden de bahsediyoruz. Milyonlarca yılda toprak altında birikmiş o karbonun, fosil yakıtlarla açığa çıkması; atmosferden uzak kalmış karbondioksitin ve adeta fosilleşmiş güneş ışığının birkaç kuşak içinde yeniden atmosfere salınmasından söz ediyorum. Böyle düşününce inanılmaz bir enerji ortaya çıkıyor.
Yani bir kömür damarı, yüz milyonlarca yıllık bir ormanın; bir damla petrol ise eski denizlerde yaşamış planktonların depoladığı güneş enerjisinin bir hafızası gibi karşımıza çıkıyor ve bütün bu birikim bir anda açığa çıkıyor.
Aslında biz fosil yakıtı yalnızca yakmıyoruz; gezegenin derin zamanını bugünün atmosferine yeniden salıyoruz. Bu yüzden iklim krizini yalnızca bir enerji krizi olarak değil, aynı zamanda bir zaman krizi olarak da okumak mümkün mü diye düşünüyorum ve tam bu noktada da şu soruyu sormadan edemiyorum: Enerjiyi evcilleştiren insan, acaba ilk kez iklim tarafından terbiye mi ediliyor?
İşte bugün biraz da bu sorunun peşinden gideceğiz.
Tayfun Hocam tekrar program konuğum ve bundan dolayı gerçekten çok mutluyum. Çok da girişi uzatmadan kendisine hoşgeldiniz demek istiyorum. Hocam, eksik olmayın. Ne kadar teşekkür etsem az. İyi ki buradasınız, hoşgeldiniz.
Tayfun Atay: Ben teşekkür ederim Utku. Bir kez daha burada, seninle ve dinleyicilerle birlikte olmak benim için de çok büyük bir mutluluk. Umarım bizden sıkılmıyorlardır.
U.P.: Ben hiç sanmıyorum hocam. Benim anladığım kadarıyla, takip edebildiğim kadarıyla çok güzel bir seri yakaladık ve devam ediyoruz. Ben kendi adıma çok mutluyum. Eksik olmayın diyorum. Gerçekten ne kadar teşekkür etsem az.
Hocam, izniniz olursa bugün enerjinin evcilleştirilmesi üzerine konuşacağız. Ben kitabın o bölümüne biraz odaklanmaya çalıştım. Kitabı yavaş yavaş okuyorum; hemen bitmiyor ama çok da keyif aldığımı söylemek istiyorum.
Şempanzelerden Peygamberlere gerçekten çok akıcı ve çok güzel bir derleme olmuş. Antropoloji notlarınız üzerine kurulmuş çok kıymetli bir çalışma. Dolayısıyla izniniz olursa ilk soruya geçmek istiyorum.
Kitapta kullandığınız "enerjinin evcilleştirilmesi" kavramını biraz açarak başlayabilir miyiz? Tam olarak insan neyi evcilleştirdi?
T.A.: İnsan, bir parçası olduğu doğayı evcilleştirdi Utku. En genel olarak söylenebilecek olan bu. Yani doğal süreçlerin, doğal varlıkların evcilleştirilmesi ve hayatı yeryüzünde mümkün kılan kaynak olarak enerjinin evcilleştirilmesi, insanın varoluş serüveninin herhalde ne diyelim, alametifarikası.
Biraz böyle eski tabirleri kullanıyorum; genç dinleyicilerimiz bizi yadırgamasınlar, bağışlasınlar. Alametifarika, yani insanın fark yaratan yanı, ayırt edici özelliği. Bunun aslında bir başka tanımı da kültürleştirme.
İnsan, doğal ve biyolojik bir varlık olarak parçası olduğu doğayı, daha ilk varoluş noktasından itibaren kendi ihtiyaçlarına ve çıkarlarına uygun biçimde dönüştürüyor. Taşı alıyor, ondan alet yapıyor. İşte buna ben taşın evcilleştirilmesi diyorum. Yani yeryüzünün doğal bir parçası olan taşı alıyor ve onu kendi amaçlarına hizmet eden bir araca dönüştürüyor. Aynı şekilde ateş de doğal bir olgu. Ateşin insan tarafından denetim altına alınması ve insan yararına kullanılması da ateşin evcilleştirilmesi.
Bütün bu süreçler, insanın doğayla kurduğu ilişkinin giderek kendi lehine işlemesini; doğa karşısında üstünlük sağlamasını ve zamanla bu üstünlüğün istismara açık hâle gelmesini gösteriyor.
Bu çerçevede ben insanlık tarihini bir evcilleştirmeler tarihi olarak tanımlıyorum. Kitabımda da bu yaklaşım yer alıyor. Burada evcilleştirmeyi, kültürel bir pratiğe ve kültürel bir yetkinliğe dönüştürme olarak okumak gerekiyor. İnsanın kültürel bir varlık olmasının önünü açan en önemli etkinlik taşın evcilleştirilmesi, yani taş alet yapımıdır. Sonrasında ise yalnızca maddi değil, manevi alanlarda da bu evcilleştirme ameliyesi devam ediyor.
Mesela ölüm...
Ölüm, canlılığın doğal bir sonucu. Ama insan, dinsel inançlar ve ritüeller aracılığıyla ölümü de bir anlamda evcilleştiriyor. Ölüme ilişkin tasavvurların, simgesel düşüncenin, inançların ortaya çıkmasıyla birlikte ölüm artık yalnızca biyolojik bir son olmaktan çıkıyor; kültürel bir anlam kazanıyor. Dolayısıyla, ürkütücü ve kaçınılmaz bir doğal olgu olan ölümün de insan yaşamında evcilleştirildiğini söylemek mümkün.

Şimdi bu çerçevede, çok uzatmadan söyleyeyim; madenlerin yer altından çıkarılması, demirin, bakırın ve diğer madenlerin insan tarafından kullanıma açılması da aslında madenlerin evcilleştirilmesi olarak okunabilir. Ve nihayet, özellikle Sanayi Devrimi sonrasında benim enerjinin fethi ya da enerjinin evcilleştirilmesi dediğim dönüm noktasına geliyoruz.
Başta söylediğim gibi, yaşamı mümkün kılan şey enerjidir. Bütün canlılar yaşamlarını sürdürmek için enerji kullanırlar. İnsan da bunlardan biridir.
Başlangıçta insanın enerji kullanımı çok daha sınırlıydı. Avcılık ve toplayıcılıkla yaşamını sürdürüyor, ihtiyaç duyduğu enerjiyi bu yollarla karşılıyordu. Dolayısıyla elde ettiği enerjiyle harcadığı enerji aşağı yukarı birbirine denkti.
Burada Taş Devri'nden, yani tarım öncesi, yiyecek üreticiliği öncesi dönemden söz ediyoruz. Elbette ok ve yayın, mızrağın ve benzeri araçların geliştirilmesi enerji kullanımında ve enerji elde etmede verimliliği artırdı.
Ama asıl büyük dönüm noktası, insanın tarıma geçmesiyle, bitki ve hayvanları evcilleştirerek daha önce onları toplayıp avlayarak harcadığı enerji ile yine onları toplayıp avlayarak elde ettiği enerji arasındaki denklemden çok daha ileri bir noktaya ulaşmasına yol açtı. Böylece organik enerji kaynaklarını bir anlamda kullanımına aldı.
Nedir bunlar? Bitki, hayvan ve insan.
İnsanı da mekanik bir enerji kaynağı olarak kullanmaya başladı. Tarım Devrimi sonrasında devletlerin ortaya çıkışıyla birlikte eşitsizliklerin de ortaya çıkması, insanın insanı köle olarak kullanması; yani insanın da bir enerji kaynağı, mekanik bir enerji kaynağı olarak değerlendirilmesi söz konusu oldu. Dolayısıyla bu ikinci aşama, elbette kültürel evrimin hızlanmasına yol açıyor.
Fakat esas patlama —ve kitapta "enerjinin evcilleştirilmesi" başlığını özellikle Endüstri Devrimi'yle bağlantılı bölümde kullanıyorum— inorganik enerji kaynaklarının kullanıma açılmasıyla yaşanıyor.
Senin girişte de çok güzel vurguladığın gibi; su, rüzgâr ve bunların yanı sıra yer altında depolanmış fosil enerji kaynakları... Yani milyonlarca yıl boyunca güneş ışınlarının depoladığı karbonun oluşturduğu kaynaklar: petrol, kömür ve doğal gaz...
Bunların kullanıma açılmasıyla birlikte, Endüstri Devrimi sonrasında insan yaşamında muazzam bir enerji patlaması yaşanıyor. Bu süreç bizi, biliyorsun, atom çekirdeğinin parçalanması ve yeniden kaynaşmasıyla ortaya çıkan nükleer enerjiye kadar getiriyor.
Burada gerçekten muazzam bir enerji kullanımı, hatta enerjinin fethi diyebileceğimiz bir süreç söz konusu.
Modern dönemde, Endüstri Devrimi sonrasında, yani 18. yüzyıldan itibaren; ticari kapitalizmin endüstriyel kapitalizme dönüşmesini de beraberinde getiren ekonomi-politik bir işleyiş içerisinde, moderniteyi nasıl Batılı insanın yeryüzünü fethi olarak tanımlıyorsak; bu fethin bir bölümü doğal kaynaklara, diğer bölümü ise farklı insan topluluklarının ve kültürlerin fethine yöneliyorsa —yani sömürgecilik dediğimiz süreçte— enerjinin fethi de bu dönemin ayrılmaz bir parçası olarak karşımıza çıkıyor.
Ve artık insanın, hayatın kaynağı diyebileceğimiz enerjiyi de büyük ölçüde denetimi altına aldığını söyleyebileceğimiz bir aşamaya geliyoruz.
Bu anlamda Homo sapiens'in, evet, Homo energos'a; yani enerjiyi var eden, enerjiyi yöneten insana dönüşmesinden söz edebiliriz. Ben kitapta "enerjinin evcilleştirilmesi" derken tam da bunu kastediyorum.

U.P.: Çok teşekkürler hocam. Peki, enerjiyi evcilleştirdik... Dünyayı da evcilleştirdiğimizi mi sandık?
T.A.: Tabii, tabii... Genel olarak aslında Homo sapiens aşamasında doğanın evcilleştirilmesinden söz etmek mümkün.
Daha önceki insan türleri, yani sapiens öncesi insan türleri de çeşitli evcilleştirme pratiklerinde bulundular. Örneğin Homo habilis'in taşı evcilleştirdiğini, Homo erectus'un ateşi evcilleştirdiğini, Neandertal insanın ise Homo sapiens ile birlikte ölümü evcilleştirdiğini söyleyebildiğimiz gibi; Homo sapiens de daha ileri aşamalarda bitkileri ve hayvanları denetim altına alarak, yer altındaki madenleri kendi amaçlarına uygun biçimde kullanıma açarak çok daha geniş ölçekli bir doğayı teslim alma sürecinin önünü açtı.
Yine Homo sapiens, Endüstri Devrimi sonrasında, biraz önce söylediğim gibi, yeryüzünü var eden —burada güneşin katkısını özellikle vurgulamamız gerekiyor; çünkü sonuçta hayat güneşten çıkıyor— güneşin yeryüzünde bıraktığı ve senin de başlangıçta çok güzel ifade ettiğin gibi zamanın birikimi olarak açıklanabilecek bütün o kaynakları kullanıma almasıyla birlikte, adeta dünyayı teslim alan bir canlı hâline geliyor.
İster adına çıplak maymun diyelim, ister başka bir şey söyleyelim; sonuçta karşımızda bir primat var: Bu durum iki farklı açıdan değerlendirilebilir. Bir yandan, bizim de üyesi olduğumuz türün muhteşem bir atılımı gibi görülebilir. Ama öte yandan, bugün geldiğimiz noktaya baktığımızda bunun son derece ölümcül bir atılım olduğunu da söylemek mümkün. Çünkü yeryüzünün yaşam kaynaklarını tüketme noktasına gelmiş; milyonlarca yılda birikmiş fosil enerji kaynaklarını yaklaşık iki yüz yıllık bir süre içinde neredeyse sıfırlama aşamasına gelmiş bir türden söz ediyoruz. Bugün de bu kaynakların giderek azalması nedeniyle savaşlarla, siyasal çatışmalarla birbirini tüketen bir canlı türü olarak karşımızda duruyor.
Dolayısıyla bu, ortalama bir ifadeyle dehşetengiz bir atılımdır ve dünyayı evcilleştirme çabası olumlu bir olgu olarak değerlendirilemez. Bugün bunun son derece sorunlu sonuçlarıyla karşı karşıyayız ve bunların artık çok ciddi biçimde düşünülmesi gerekiyor.
U.P.: Hocam, bunları anlatırken aklıma şu geldi: Sanayileşme de, insanın ateşi bulması kadar önemli, tarihsel anlamda köşe taşı niteliğinde bir olay gibi görünüyor bana. Özellikle insanın son on bin yıllık tarihinde... Doğru mu düşünüyorum?
T.A.: Tabii ki öyle. Bugün bütün dünya sanayileşmeyi temel alan bir insanlık hâli içerisinde. "Bütün dünya" derken elbette insan dünyasını; ülkeleri ve ulusları kastediyorum.

19. yüzyıldan itibaren önce Batı Avrupa'da ortaya çıkan, ardından giderek dünyaya yayılan bu süreç; özellikle Kuzey Amerika'da, Batı Avrupa'nın bir uzantısı olarak düşünebileceğimiz Amerika Birleşik Devletleri örneğinde de kendisini gösteriyor. Ardından bunun siyasal ve ekonomi-politik sonuçları olarak sömürgecilik, emperyalizm ve dünya savaşları ortaya çıkıyor.
Bütün bunların hem altyapısında endüstriyel yaşam biçimi bulunuyor, hem de bunların sonucunda, 19. yüzyıldan itibaren sanayileşme Batı dışı toplumlarda da temel bir insanlık normuna dönüşüyor. 20. yüzyıl ise bunun dünyanın hemen her yerinde yaygınlaşmasına sahne oluyor.
Türkiye'de de biliyorsun, Cumhuriyet'le birlikte sanayileşme hamlesi kurucu kadronun en temel hedeflerinden biriydi. Fabrikaların açılması, bununla birlikte ticari ve ekonomik anlamda bir burjuva-kapitalist toplum yaratma çabası... Bunların hepsi birbirine bağlı süreçler.
Sonuçta sanayileşme de, nasıl ateşin kullanımı ya da taş alet teknolojisi insanlık tarihinde yeni bir varoluş biçimi ortaya çıkardıysa .insanlık dediğimiz şey artık büyük ölçüde sanayileşmiş insanı, yani endüstriyel insanı ifade ediyor. Bugün bunun en uç noktasında ise dijitalleşme ve yapay zekâ patlamasıyla sürecin devam ettiğini söylemek mümkün.
Bu da hâlâ endüstriyel yaşam biçiminin bir parçası olduğumuzun işaretidir. Belki bunun en uç aşamasındayız ama sonuçta yapay zekâ da makineden ibarettir. Makine ise Endüstri Devrimi'yle birlikte insan yaşamının vazgeçilmez unsurlarından biri hâline gelmiştir. Hatta giderek insan yaşamı üzerinde tahakküm kuran bir unsur hâline geldiği de söylenebilir.
Ama sonuçta makineleşmiş bir dünyada yaşıyoruz ve bu dünyada, tırnak içinde söyleyelim, "makinelerin iktidarı" belirleyici gibi görünse de o makineleri tasarlayan, yöneten ve denetleyen uzman insanlar var. İstersen bunlara teknoloji guruları diyelim ya da tekno-oligarklar diyelim.
U.P.: Hocam, tam burada iklim krizine gelmek istiyorum. Aslında açılışta sorduğum soruya döneceğim ama öncesinde şunu sormak istiyorum: Sizce iklim krizi gerçekten bir enerji krizi mi, yoksa bu konuşmalarımızdan hareketle aynı zamanda bir zaman krizi mi?
T.A.: Her ikisi de... Ama onların da ötesinde, Utku, iklim krizi aslında bir insan krizi.
Bir insan krizi yaşıyoruz yeryüzünde. İngilizcesiyle söyleyelim, belki human crisis diyebiliriz. Nasıl Antroposen'i "insan çağı" olarak tanımlıyorsak, aslında aynı zamanda bir insan krizinden de söz ediyoruz. Çünkü bugün insan, biraz önce tarihsel olarak özetlediğimiz süreçlerin sonucunda, yeryüzündeki yaşam alanı içinde son derece kritik bir konuma gelmiş durumda. Bir anlamda kriz üreten bir varlık hâline gelmiş durumda.
Dolayısıyla iklim krizi elbette bir zaman krizidir ama bence ve iddia ederim ki, onu da içine alan daha büyük bir insan krizidir. Sen zaman krizini, fosil enerji kaynaklarının milyonlarca yılda birikmesine karşılık çok kısa bir süre içinde tüketilmesi üzerinden tanımladın. Yani onların oluşum süresiyle tüketim süresi arasındaki dehşet verici farkın bir zaman krizi yarattığını söyledin. Ben doğru mu anladım?
U.P.: Çok doğru hocam, çok doğru. Milyonlarca yılda oluşmuş olan bu fosil yakıtların, Sanayi Devrimi'nden sonra çok kısa bir süre içinde hızla tüketilmesi... Ya da daha doğru ifadeyle hızla kullanılması...
T.A.: Evet. Ama "zaman krizi" kavramını başka bir açıdan da kullanabiliriz. Yani aslında zamanın sonunu işaret eden bir noktaya doğru gidiyoruz. Sonuçta zamanı insanla birlikte düşünüyoruz.

Bak, şimdi yeni bir evcilleştirme kavramı daha çıktı sohbetimizden. Aslında zamanın evcilleştirilmesi. Takvim dediğimiz şey, günler, haftalar, aylar, yıllar... Bunların hepsi zamanın evcilleştirilmesidir, Utku.
U.P.: Çok güzel, iyi ki çıktı böyle bir şey. Gerçekten çok güzel.
T.A.: Evet, bunu da bu sohbetimizin güzel çıktılarından biri olarak not edelim. Zaten düşünmenin ve tartışmanın güzelliği burada. Karşılıklı sohbet, birbirini tetikleyen fikirler ve düşünceler, yeni düşünce parçacıklarının ortaya çıkmasına da yol açıyor.
Şimdi bu açıdan da bir zaman krizinden söz edebiliriz çünkü insan, yeryüzünü zamanın anlamını yitireceği bir noktaya doğru sürüklüyor. Bir bakıma zamanı geçersizleştiren bir sürecin içindeyiz. Dolayısıyla zamanın sonuna doğru bir hareket söz konusu. Bunu anlatan birçok kurgu eser var ve dinleyicilere de önerebiliriz; büyük olasılıkla çoğu izlemiştir.
The Walking Dead dizisini düşünelim. Orada insan eliyle ortaya çıkan bir bilimsel hata sonucunda ölen insanlar zombi olarak yeniden hayata dönüyor. Gerçek insanlar ise giderek azınlığa düşüyor ve yok olma mücadelesi veriyor. Yeryüzü adeta bir zombi cehennemine dönüşüyor.
O diziyi izlerken insanda en büyük ürpertiyi yaratan şeylerden biri, aslında zamanın bitmiş olmasıdır. İnsanlar artık geleceğe ilişkin bir zaman ufkuna sahip değildir; yalnızca hayatta kalmaya çalışırlar. Bu da zamanın adeta ortadan kalktığı bir dünya hissi yaratır; zaman kalmamıştır. Yani insanlık, bir kıyamet sonrası ortamda; zamanın sıfırlandığı, zamansız bir yeryüzünde mücadele vermektedir.
Dolayısıyla buradan beslenerek söyleyecek olursam; evet, bu bir iklim krizidir, bir zaman krizidir. Ama bütün bunları ortaya çıkaran, bütün bunların faili olan bir varlığın yapıp ettikleri olması itibarıyla, karşımızda aynı zamanda bir insan krizi vardır.
U.P.: Hocam, sona doğru yaklaşıyoruz. Programın açılışında sorduğum soruya tekrar dönmek istiyorum. Kitaptaki Homo energos kavramına bugün yeniden bakacak olsak, bu insan tipi artık iklim tarafından mı terbiye ediliyor?
T.A.: Öyle olduğunu umalım Utku ama iklim krizinin, sonuçta doğanın bir tepkisi olduğunu da görmek gerekiyor.
Doğa, kendisinin bir parçası olan bu varlığın, yani insanın, bunca zamandır yeryüzünde sergilediği performans karşısında zaman zaman onu, bir anlamda söyleyelim, terbiye etmeye; uyarmaya; haddini ve sınırlarını hatırlatmaya dönük çıkışlar yapıyor.
Bana sorarsan COVID pandemisi de böyle bir durumdu. Aslında insanlık tarihindeki salgınlar, kıtlıklar ve benzeri büyük kırılmalar; insanın biraz fazla azgınlaşmasıyla, kabına sığmamasıyla bağlantılı olarak ortaya çıkan kontrol mekanizmaları gibi de okunabilir.
Doğa elbette kendince birtakım çırpınışlar içinde ve zaman zaman bütün insan popülasyonunu riske atacak ölçüde karşılıklar veriyor. İklim krizi de elbette böyle bir uyarı.
Bugün yaz aylarında yaşadığımız cehennem sıcakları... Avrupa'nın hiç alışık olmadığı sıcaklıklarla karşı karşıya kalması... Kuzey Avrupa ülkelerinin bile bunu yaşamaya başlaması... Bütün bunlar endişe verici. Daha iki gün önce Muğla Milas'taki yangınlar... Artık her yaz neredeyse bir orman yangını sezonundan söz ediyoruz. Ne kadar acı bir ifade aslında.
Elbette bunlara ilişkin teknik önlemler alınmaya çalışılıyor ama asıl sorulması gereken soru şu: Bunlar neden oluyor? Senin de söylediğin gibi, iklim krizini büyük bir uyarı olarak görüp bu krizi aşmak için insan denen varlığı nasıl terbiye edebiliriz?
Önceki sohbetlerimizde de vurgulamıştık; kitapta da yer alıyor. İnsanı yeniden hayvani tevazuya döndürebilir miyiz? Yani kibirden, üstünlük duygusundan, insan-merkezci yaklaşımdan; eşref-i mahlûkat anlayışından uzaklaştırıp, doğanın bir parçası olduğunu yeniden hatırlatabilir miyiz? Diğer canlılarla birlikte yaşayan, doğaya tâbi olan ve doğayı korumayı öncelik hâline getiren bir yaşam kültürünün önünü açabilir miyiz? Temel soru bu.
İklim de aslında bu konuda sürekli uyarılarda bulunuyor. Ama bu uyarıları gerçekten dikkate alıp yalnızca yaz aylarında orman yangınlarını önlemeye çalışmanın ötesine geçebilir miyiz? Yeryüzünü adeta bir yangın yerine çevirmiş, yeryüzüne ölümü taşımış bu varlığa yönelik gerçek önlemleri alabilir miyiz? Bunu yapabilecek yerel ya da küresel ölçekte siyasal irade var mı?
Sen de, ben de biliyoruz ki, bugün yeryüzündeki siyasal akışa ve ekonomi-politik karmaşaya baktığımızda bu konuda çok umutlu olmak kolay değil ama yaşamak, aynı zamanda umudu diri tutmak demektir. Yoksa yaşamanın da bir anlamı kalmaz.
U.P.: Çok katılıyorum hocam, sonuna kadar katılıyorum.

Peki, son soruya geldim. Bugün "zamanın evcilleştirilmesi" dedik ve bu da programın gerçekten çok güzel çıktılarından biri oldu. Şöyle sormak istiyorum: Milyonlarca yıllık derin zamanı birkaç yüzyıla sıkıştırabilen insan, aslında kendi zamanını da mı kısaltıyor?
T.A.: Elbette kendi zamanını da kısaltıyor çünkü bugün hızın değer hâline geldiği bir insanlık yaşıyoruz. Hızın değer hâline gelmesi ise aslında zamanın değersizleşmesi demektir.
U.P.: Yani zamanı da tüketimi kolay bir şeye dönüştürüyoruz, öyle mi?
T.A.: Evet, aynen öyle. Hızı değer hâline getirdiğiniz noktada zaman değersizleşir ve zaman korkunç bir hızla tüketilmeye başlanır.
Hayatın her alanında, arabadan bilgisayara kadar her şeyin daha hızlısını isteyen bir ekonomik düzen içinde yaşıyoruz. Bu kadar hızın cazibesine kapılmış bir insanlık, aynı zamanda zamanı hiçleştiriyor. Zamanın farkına varmakta zorlanıyor ve hatta zamanı gerçekten algılaması bile giderek imkânsızlaşıyor.
Böyle bir yaşamın içinde insanın kendisi üzerine düşünmesi de, çevresi üzerine düşünmesi de, geleceği üzerine düşünmesi de giderek zorlaşıyor. Bir anlamda burada bir otomatizasyon söz konusu. Yani insanlığın otomatlaşmasından bahsediyoruz. İnsan giderek bir otomata dönüşüyor.
U.P.: Hocam, çok teşekkür ederim. Ben sorularımı tamamladım. Bugün Şempanzelerden Peygamberlere kitabından farklı bir ip çektik: Enerjinin evcilleştirilmesi üzerine konuştuk ve o ipin ucundan da aslında zamanın evcilleştirilmesi çıktı. Bu da gerçekten çok güzel oldu.
Eksik olmayın, vakit ayırdınız, çok çok teşekkür ederim hocam. Programın sonuna geldik. Ne kadar teşekkür etsem az.
T.A.: Hisler karşılıklı, ben teşekkür ederim. Sana da, dinleyicilerimize de selam ve sevgiler.
U.P.: Eksik olmayın.
Bir şeyi daha hatırlatmak istiyorum. Tayfun Hocam'la aslında aralıklarla, periyodik olarak bu programlara devam etmeyi konuşmuştuk. Şempanzelerden Peygamberlere çok hacimli bir kitap. Ben de bundan sonra kitabın içinden farklı ipuçlarını çekerek hocamla yeniden buluşmaya çalışacağım. Bunu da buradan söylemiş olayım.
T.A.: Memnuniyetle, her zaman. Çok teşekkürler.
U.P.: Bugün programın sonuna geldik. Önümüzdeki haftalarda Antroposen Sohbetler'de yeni konular ve yeni konuklarla yeniden buluşmak üzere. Hoşçakalın.


