Tohum, Döngü ve Yaşam

-
Aa
+
a
a
a

Babil’den Sonra’da Ercüment Gürçay, Buğday Hareketi’nin kurucusu Victor Ananias’ın aramızdan ayrılışının 15. yıldönümünde doğayla uyumlu yaşam felsefesini ve ekolojik düşünceye bıraktığı mirası ele alıyor.

""

Victor Ananias bir konuşmasında, "… Hiçbir ırkın, hiçbir dinin, hiçbir coğrafyanın mensubu değilim tam olarak. Kendimi tam bir dünya vatandaşı gibi hissediyorum. Bu da aslında yaşama karşı sorumluk alırken, beni ayrım yapmaksızın bütün dünyanın yaşamını dikkate almak; dünyanın herhangi bir noktasındaki, herhangi bir coğrafyasındaki bir insan, bir doğa döngüsüne aynı derecede bağlı, saygılı ve hizmet etme aşkıyla dolu olmamı sağladı…” diyordu.

Yaşamı boyunca insanları çeşitli biçimlerde (ırki-dini-coğrafi aidiyet vs.) ayrıştırarak, birbirinden ve giderek doğadan uzaklaştıran ‘medeniyet’ denen karmaşadan uzak durarak, '…zorlamadan, yarışmadan, karşılaştırmadan, cezalandırmadan, takılmadan, dert etmeden...' test ederek, niyet ederek, elinden geldiğince tek başına ve birlikte tüm doğaya ve varoluşa saygıyla, temiz ve sürdürülebilir bir doğa-arı-duru bir yaşam için çabaladı. Kolunda, içi taze meyvelerle, yemişlerle dolu kestane ağacından örme yemiş sepeti ve yüzünde derviş gülümsemesi ile bir iyilik misyoneri gibi çalıştı.

Yaşam Dönüşümdür kitabıyla insanların diğer insanlarla ve doğayla barışık yaşayabileceği daha iyi, daha mutlu, sürdürülebilir bir hayatın mümkün olduğunu müjdeleyen bu kitabı halen okuyamadıysanız okumanızı öneririm.

Victor Ananias, 1971’de İsviçre’de dünyaya geldi. Babası Beytüllahim’den Şili’ye göç eden bir aileden geliyordu; annesi ise Türkiyeliydi. Çocukluğu Bodrum Yalıkavak’ta, toprak damlı bir köy evinde geçti. Bodrum Yarımadası’nda dönen son yel değirmenini babası onarttı, buğday öğüttü, ekmek yaptı. Victor, değirmende büyüdü. Bodrum pazarında bir tezgâhta tohumlarını attığı Buğday Hareketi, 1993 yılında Başak Doğal Ürünler Dükkânı, Buğday Vejetaryen Restoran ve Buğday Dergisi ile filizlendi.

Victor, Buğday Derneği'nin fikir babasıydı. 1990’larda Türkiye’de ‘ekolojik yaşam’ kavramı henüz marjinal bir fikirken, 'başka bir hayat mümkün' diyordu. Buğday Derneği’ni kurdu; organik tarımı, yerel tohumu, küçük üreticiyi savundu. Kapitalizmin hızına karşı yavaşlığı, tüketimin körlüğüne karşı bilinçli yaşamı önerdi. Onun için sürdürülebilirlik bir moda kelime değil, etik bir sorumluluktu.

Ekolojik tarım, ekolojik ürünler, ekolojik turizm ve doğa dostu mimarlık alanlarında kalıcı izler bırakan Victor’un geride bıraktıklarına bugün arkadaşları sahip çıkıyorlar. Victor’un sağlığında emek verdiği Doğa Dostu Kent Bahçeleri, TaTuTa, Doğa Dostu Tarım, Çamtepe Ekolojik Yaşam Merkezi, %100 Ekolojik Pazarlar, Kayıp Masallar, Tohum Takas Ağı, ABİ- Bilgilendirme Projesi, Avrupa Gönüllülük Programı ve benzeri ekolojik yaşam projeleri bugün de devam ediyor.

Victor Ananias, 1998’ de yazdığı bir yazısında yaşamın döngüsünü buğday tanesi örneğiyle anlatıyordu: “Bir buğday tanesi, ilk yağmur damlalarının dokunuşu; Güneş’in ışınlarını doğru eğimden göndermesi ve toprağın doğurganlığı ile filizlenir, gelişir, genç ve güzel, yemyeşil bir bitki olur. Sonra yazın kuraklığı ve sıcaklığı ile sararmaya başlar. Bitki bütünü ile ölüme, çürüyüp toprağa dönmeye hazırlanırken; en üstte, başakta yeni tohumlar oluşur. ‘Can’, hayatsal bilgiler, yeni buğdayların potansiyeli bu tohumlarda toplanır ve zamanı geldiğinde… Spiral bir sonraki halkadan devam eder döngüsüne yeni buğdaylar çimlenir…” O da tıpkı bir buğday tanesi gibi yaşam çemberini 3 Mart 2011'de tamamladı. Tohumlarla, buğdaylarla birlikte başka canlılara hayat vermek için toprağa döndü.

Cenazesinde onu, “Attığın tohumları biz yeşerteceğiz” sözüyle, buğdaylarla, tohumlarla uğurlayan arkadaşları onun geride bıraktıklarını bugün de yaşatmaya, yeşertmeye gayret ediyorlar. Arkadaşlarına göre, “O, gerçek bir iz bırakandı. Ama bu izler durağan, kalıcı, yok eden izler değildi. Değen, dönüşen ve dönüştüren izlerdi. Son nefesini, baharın yeni filizlendiği bir günde verdi. Yeryüzüne bıraktığı nefes, bugün pek çok cana ilham oluyor.”

Yolunuz bir gün Kazdağları’na düşerse Çam Tepe Ekolojik Yaşam Kültürü Merkezi’ne gidin mutlaka. Tarihçilere göre tanrıların hikayeleri birbirini tamamlarmış. Yaşam öykülerinin de karışımsız olmadığını biliyoruz. Her bir insanın öyküsü öbür yaşamların öyküleriyle tamamlanıyor. Çamtepe’ de Tanrılara rastlamadım ama yaşadığımız Tanrısal gezegeni yaşanır halde tutmak için kolunda örme sepetiyle 1990'lı yılların başında yola çıkan ve “Yaşam Dönüşümdür” diye özetleyebileceğimiz öğretisiyle; yaşamı insandan, doğadan, iyi ve güzel olandan yana dönüştürmeye çalışan Victor’un her yerde izine rastladım.

Kazdağları veya tarihteki adıyla İda Dağı mitolojide Tanrıların evi, 'Kibele’nin Dağı' olarak geçer. Oradaki zeytin ağaçlarının, o çam ormanlarının, o örümcek gibi gökyüzüne doğru ağan incir ağaçlarının binlerce yıl önceki insanın macerasına şahit olduğunu; Akhilleus’un atlarını Kaz Dağları’nın pınarlarında suladığını, Paris’in bu dağlarda çobanlık yaptığını bilmek insana inanılmaz bir sonsuzluk ve süreklilik duygusu veriyor. Hala güzelliğini ve bakirliğini koruyan bu dağların bugün termik santral kurmak isteyen enerji baronlarının, altın arayıcılarının, asma köprü-duble yol canavarlarının hedefinde olması da insanın canını daha çok yakıyor.

Bugün iklim krizi kapımızda değil, artık evimizin içinde. Victor Ananias bunu yıllar önce görüyordu. "Tüketimden vazgeçmezsek, doğa bizi vazgeçirecek," diyordu. Buğday Hareketi, yalnızca bir dernek değil, bir bilinç alanıydı. Ekolojik pazarlar, permakültür eğitimleri, yerel üretici ağları beton ormanına serpilmiş tohumlar gibi… Ekoloji, bir yaşam tarzı tercihi değil, bir varoluş meselesiydi. Victor, Türkiye’de sürdürülebilirlik kavramının henüz kurumsal söyleme dönüşmediği bir dönemde, ekolojik krizin sistemsel bir kriz olduğunu savunuyordu. Buğday Hareketi, yalnızca organik tarım girişimi değil; modern kapitalist üretim modeline yöneltilmiş etik bir eleştiriydi.

Sanayi kapitalizmi, doğayı ‘kaynak’ olarak tanımladı. Kaynak: Tüketilecek, işlenecek, kâr üretecek ham madde. Oysa ekolojik düşünce, doğayı bir özne, bir varlık olarak görür. Victor Ananias’ın yaklaşımı tam da burada radikaldi çünkü sürdürülebilirlik, büyüme ideolojisine karşı bir sınır önerisidir. Sürekli büyüme mümkün değildir, sınırsız tüketim mümkün değildir ama sistem tam da bunu dayatmaktadır.

Ekoloji romantik bir kır yaşamı özlemi değildir; ekoloji, ekonomik sistemin yeniden düşünülmesidir. Victor’un mirası, kapitalizmin hızına karşı yavaşlık önerisiydi.

Ekoloji, bireysel tüketim alışkanlıklarına indirgenemez. Asıl mesele üretim modelidir. Kapitalizm, sürekli büyümeyi zorunlu kılar, Doğayı metalaştırır, Yerel üretimi tasfiye eder, Tarımı endüstriyelleştirir. Bu bağlamda Victor’un öncülüğünde yola çıkan Buğday Hareketi, alternatif bir ekonomi tahayyülü sunuyordu; yerel, küçük ölçekli ve dayanışmacı bir model. Victor Ananias’ın kurucusu olduğu Buğday Hareketi, Türkiye’de 1990’lardan itibaren gelişen ekolojik bilinç hareketinin önemli bir bileşeniydi. Bu hareket yalnızca çevresel duyarlılık değil, neoliberal ekonomik modele yönelik dolaylı bir eleştiri içeriyordu.

Son yıllarda sürdürülebilirlik söylemi kurumsal alanda yaygınlaşmıştır ancak bu söylem çoğu zaman büyüme modelini sorgulamaz. Bu bağlamda Victor Ananias’ın yaklaşımı “yeşil kapitalizm”den ayrışır; tüketimin azaltılmasını savunur.

Ekolojik kriz yalnızca çevresel değil, ekonomik bir krizdir. Victor Ananias’ın mirası, sistem içi reformdan ziyade paradigma değişimi çağrısıdır.

Victor Ananias’ı anmak, sadece organik pazara gitmek değil. Onu anmak, tüketimi sorgulamaktır. Onu anmak, büyüme mitini sorgulamaktır. Sonsuz büyüme mümkün değil; sonlu bir gezegende sonsuz büyüme bir matematik hatasıdır ve bu hata bugün iklim krizi olarak karşımızda duruyor. Bize sürekli ‘daha fazla’ deniyor. Daha fazla üret, daha fazla tüket, daha fazla büyü... Victor’un sorusu daha basitti, ‘Ne kadarına gerçekten ihtiyacımız var?’ Bu soru sistem için tehlikelidir çünkü ihtiyaç azalırsa, kâr azalır. Ama belki de artık mesele kâr değil, hayatta kalmaktır. Toprak sınırsız değildir, su sınırsız değildir, zaman sınırsız değildir. Sınır koymayan bir ekonomi, sonunda insanı da sınırlar ve belki de artık büyümeyi değil, yaşamayı seçme zamanıdır.

Artık çok iyi biliyoruz ki; Ekolojik kriz bir doğa kazası değildir. Ekolojik kriz bir sistem sonucudur. Kapitalizm büyüme zorunluluğu üzerine kuruludur. Büyümezse çöker ama büyüdükçe doğayı çökertir. Buna ilerleme deniyor. Orman kesiliyor — kalkınma deniyor. Nehir kuruyor — yatırım deniyor. Toprak zehirleniyor — verimlilik deniyor. Oysa mesele açık: Sonlu bir gezegende sonsuz büyüme mümkün değildir. Bu matematiksel bir gerçektir ve bugün yaşadığımız iklim krizi, bu matematik hatasının sonucudur. Victor Ananias’ın önerisi ‘yeşil büyüme’ değildi; daha az üretmek, daha az tüketmekti. Yerelleşmekti, paylaşmaktı. Doğayı meta olmaktan, toprağı kâr nesnesi olmaktan, suyu özelleştirilmiş bir varlık olmaktan çıkarmaktı.

Ekonomi yaşam için vardır; yaşam ekonomi için değil. Eğer üretim biçimi gezegeni yok ediyorsa, o üretim biçimi değişmelidir. Bu bir tercih değil, zorunluluktur. Ekoloji artık romantik bir hassasiyet değildir. Ekoloji, sistem değişikliği talebidir ve belki de Victor’un bize bıraktığı en radikal miras büyümeyi değil, yaşamı savunmaktır.

Victor’un toprak ananın kollarına giderken insanlığa - bizlere - doğadaki tüm canlılara; kurda, kuşa, aşa attığı tohumlara; bıraktığı tüm bu güzel şeylere hepimizin, bugün ve gelecekte de her zaman sahip çıkmamız gerektiğini düşünüyorum.

Bir sabah uyanırsınız… Camdan bakarsınız… Ve bir zamanlar ağaç olan yerde beton görürsünüz. Bir kuşun gölgesi düşmez artık toprağa çünkü toprak da yoktur. Sahip olduklarımızın değerini ne zaman anlıyoruz? Gittiğinde. Bir dere kuruduğunda, bir kuş sustuğunda, bir ağaç yerinden söküldüğünde… Ve belki de en çok, bir gün gökyüzüne baktığımızda onun bile bir reklam panosuna dönüştüğünü gördüğümüzde. Belki bir kuşun eksildiğini, bir ağacın gölgesinin yok olduğunu hissedemeyiz hemen ama şehirler böyle büyür işte: Önce bir ağaç gider, sonra bir dere, kuşlar ve sonra anılar. Ne zaman fark edeceğiz sahip olduğumuz varlıklara, her şey elimizden kayıp gittikten sonra mı? Belki hâlâ geç değildir. Belki bir cümle, bir şarkı, bir itiraz, bir fidan, bir TOHUM belki…

Geçen dokuz yılda radyoda Victor Ananias için programlar yaptım; Anadolu’dan, Latin Amerika’dan ve Kuzey Amerika’dan şarkılar çaldım. Babil’den Sonra’da bu hafta aramızdan ayrılışının 15. yıldönümünde Victor Ananias için bu kez Afrika’dan şarkılar, Çöl Blues’ları çaldım.

Bir şiirinde “…Ten fanidir can ölmez, gidenler geri gelmez, Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil…” der Yunus Emre. Bu Victor için de öyle. 

Belki de her son yeni bir başlangıçtır, kim bilir?

Victor’un devri daim, ruhu şen olsun.