İran’a karşı yürüttüğü uzun savaş boyunca, Amerika Birleşik Devletleri’nin başvurduğu her taktik geri tepti. Profesör Behrooz Ghamari-Tabrizi, İran’ın devrimci ruhunun neden hâlâ güçlü olduğunu açıklıyor.
ABD, İran’a karşı yürüttüğü son savaşta İran halkını bütünüyle yanlış okudu ve İran kültürüne derinlemesine işlemiş devrimci ruhu kavrayamadı. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik savaşı, halkı hükümete karşı kışkırtmak yerine toplumun daha da kenetlenmesine yol açtı. İran’da demokrasiyi teşvik etmek ve halkı güçlendirmek bir yana, ABD’nin ekonomik yaptırımları ve saldırgan politikaları çoğu İranlı için yaşam koşullarını daha da zorlaştırarak tam tersine sonuç verdi. Küba örneğinde olduğu gibi, İran da egemenliğinden vazgeçmeyi reddettiği için hedef alınıyor. Chris Hedges’in de belirttiği gibi, İran “bölgede Amerikan çıkarları ile uyumlu bir uydu devlete dönüşmeyi reddettiği” için cezalandırılıyor.
Bu bölümde Chris Hedges, The Long War on Iran: New Events, Old Questions (OR Books, Ocak 2026) kitabının yazarı Prof. Behrooz Ghamari-Tabrizi ile konuşuyor. Ghamari, şu anda New York'ta CUNY Graduate Center bünyesinde bulunan Place, Culture and Politics Merkezi’nde misafir araştırmacı olarak çalışmalarını sürdürüyor. Ghamari, kitabında ABD'nin İran’ı şeytanlaştırmak amacıyla yaydığı mitleri ele alıyor; bu mitlerin, ağır yaptırımların uygulanmasını ve bir yıldan kısa sürede İran’a iki kez savaş açılmasını meşrulaştırmak için nasıl kullanıldığını inceliyor. Ayrıca İslam Cumhuriyeti’nin, ABD’nin müzakerelerde iyi niyetle hareket edeceğine neden güvenmediğini birçok farklı boyutuyla tartışıyor.
Ghamari’ye göre bugünkü mücadelenin “sıfır yılı” 1953’tür; bu tarihte Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık, demokratik yollarla seçilmiş Başbakan Muhammed Musaddık’a karşı başarılı bir darbe gerçekleştirdi. Bu süreç, 1979’daki İran Devrimine yol açtı. Ghamari bu devrimi, “dünya tarihinin en büyük ve en kalabalık devrimi; o dönemde dünyanın beşinci en büyük ordusunu yenilgiye uğratan bir hareket” olarak tanımlıyor. Bunun ardından gelen gelişmeler — ABD’nin Irak’a İranlılara karşı kimyasal silah kullanma imkânı sağladığı Sekiz Yıl Savaşı ve İran’ın Afganistan’da Taliban’a karşı ABD ile önemli bir rol üstlenmesine rağmen Başkan George W. Bush tarafından “Şer Ekseni”nin bir parçası ilan edilmesi — “kolektif devrimci bilincin kuşaktan kuşağa aktarılmasının” koşullarını yarattı.
Ghamari, İran’ın Direniş Eksenine verdiği desteği, ülke çevresinde bir “Ateş Çemberi” oluşturma stratejisi olarak ele alıyor. Bu yaklaşımın, İran sınırları dışında ABD ve İsrail emperyalizmine karşı mücadele alanları yaratarak, ülke içinde bir savaşın önüne geçme amacı taşıdığını belirtiyor. Başlangıçta İran halkının Filistinlilere, Hizbullah’a ve Suriye’nin savunulmasına kaynak ayrılmasına karşı çıktığını ifade eden Ghamari, bugün ise bunun işlevselliğinin daha iyi anlaşıldığını söylüyor. İranlıların bu mücadelelerde kendilerini gördüklerini ve bu nedenle ABD saldırılarına karşı her gece sokaklara çıkan kitlesel bir hareketin ortaya çıktığını vurguluyor.
Mevcut çatışmanın sonucu belirsizliğini koruyor. Ancak Ghamari’ye göre — Hedges’in de hemfikir olduğu üzere — İran’ın elinde güçlü kozlar var. En iyi senaryo ise, 2015 yılında Kapsamlı Ortak Eylem Planı çerçevesinde varılan anlaşmada olduğu gibi, İran’ın nükleer zenginleştirme faaliyetlerine sınırlamalar getirmesi karşılığında ekonomik yaptırımların kaldırılmasına geri dönülmesi olacaktır. Bu tabloda belirsizlik yaratan aktörler ise Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail. Tarafların uzlaşmaya yanaşmaması ve çaresizlik içinde nükleer silah kullanımına başvurma ihtimali de göz ardı edilmiyor.
Chris Hedges: Şubat 1984’te, Behrooz Ghamari-Tabrizi Tahran’daki Evin Hapishanesinde idam mahkûmu olarak tutuluyordu. Hastane koğuşunda tek başınaydı ve ilerlemiş lenfoma nedeniyle son derece zayıf düşmüştü. Üç yıl önce, İslam Cumhuriyeti’ni devirmeyi amaçlayan radikal bir Marksist örgüte üye olduğu gerekçesiyle tutuklanmıştı. Tutuklanmasından dört ay sonra idama mahkûm edildi. Artık hem kendisine hem de gardiyanlarına göre ölmek üzere görünüyordu.
Saddam Hüseyin rejimi, 1980 yazında başlayan ve İran’la yürüttüğü sert savaş sırasında Tahran’ı bombalıyordu. Bu, son dönemde İsrail ve ABD’nin gerçekleştirdiği bombardımanlara benzer şekilde, İran halkının moralini bozmayı ve onları hükümete karşı ayaklanmaya zorlamayı amaçlayan bir girişimdi. Ancak çoğu İranlı gibi, Behrooz Ghamari-Tabrizi de — idama mahkûm edilmiş olmasına rağmen — sadakatini yabancı bir saldırgana yöneltmedi. 1985’te, yüksek yargı mahkemesinin ölüm cezasını bozmasının ardından tıbbi şartlı tahliye aldı, İran’dan ayrıldı ve Stanford Üniversite Hastanesinde yoğun kemoterapi tedavisi gördü. Daha sonra doktorasını tamamladı ve 2020–2024 yılları arasında Princeton Üniversitesi bünyesinde Yakın Doğu Çalışmaları Bölümü başkanlığı ile İran ve Basra Körfezi Çalışmaları Merkezi direktörlüğü görevlerini yürüttü.
Son kitabı “The Long War on Iran”’da Behrooz Ghamari-Tabrizi, ABD yönetimlerinin İran’ı şeytanlaştırmak için kullandığı mitleri yerle bir ediyor; bu söylemlerin yalnızca yıkıcı yaptırımları değil, aynı zamanda son bir yıl içinde iki kez provokasyonsuz savaş açılmasını da meşrulaştırmak için kullanıldığını ortaya koyuyor. “1979’daki kuruluşundan bu yana İran İslam Cumhuriyeti, bölgesel siyasi etkisini genişletmek için kendi egemen gücünü kullanmıştır,” diye yazıyor.
Son kırk yılın temel sorusu, İran’ın egemenliği ve bölgedeki Amerikan çıkarlarıyla uyumlu bir “uydu devlet” olmayı reddetmesidir. Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupalı müttefikleri, İran İslam Cumhuriyeti’nin baskıcı devlet aygıtını, ciddi insan hakları ihlallerini — ki bölgedeki Batılı müttefiklerle karşılaştırıldığında kimi zaman daha sınırlı olduğu da ileri sürülür — ataerkil hukuk sistemini ve sivil özgürlüklere getirdiği kısıtlamaları araçsallaştırarak, İran’ı kendi taleplerine boyun eğmeye zorlama girişimlerini meşrulaştırmaktadır. İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri tarafından İran’a karşı yürütülen bu uzun savaşın son aşamasını tartışmak üzere konuğum, şu anda New York'ta CUNY Graduate Center bünyesinde Place, Culture and Politics Merkezi’nde misafir araştırmacı olarak bulunan Profesör Behrooz Ghamari-Tabrizi.
Kitabınızda ele aldığınız noktadan başlayalım. Batılı liderlerin varsayımı şu: yaptırımların uygulanması ve son bir yılda başvurulan kaba askerî güç, İran halkını rejimi reddetmeye yöneltecek etkili bir yöntemdir. Ve elbette nihai hedefleri, Amerikan yanlısı bir yönetici sınıfın iktidara gelmesidir.
Behrooz Ghamari-Tabrizi: Öncelikle beni programa davet ettiğin için teşekkür ederim Chris. Yaptırımların mantığı şöyle işler: Bir topluma yeterince baskı uygular ve bunu o toplumun insanlarına, “Bu baskıyı hükümetinizin hataları yüzünden size uyguluyoruz” şeklinde iletirseniz, belli bir noktadan sonra baskı dayanılmaz hâle geldiğinde insanların ayağa kalkıp kendi hükümetlerini devireceği varsayılır. Bazen bu mantık değişir ve “Aslında halkı değil, devleti yaptırımlarıyla hedef alıyoruz” derler. Ancak bu ikinci yaklaşımı kabul etmek oldukça güçtür; çünkü kaçınılmaz olarak bir devlete yaptırım uygulandığında, bunun etkileri doğrudan insanların yaşamlarına yansır.
Ancak gerçekte, bu politikanın savunucularının öne sürdüğü hedef hiçbir zaman bu şekilde gerçekleşmez. Yaptırımların ilk etkilerinden biri, toplumun her kesiminin yoksullaşmasıdır: orta sınıflar hızla yoksullaşır ve geçim kaynaklarını kaybeder, işçi sınıfı da aynı şekilde yaşamını sürdürebilme imkânlarını yitirir. İnsanların geçim kaynaklarını kaybettiklerinde gidip kendi hükümetlerine karşı örgütlenecekleri ve harekete geçecekleri düşüncesi ise bir yanılsamadan ibarettir. İnsanlar gündelik geçim derdine ne kadar fazla odaklanırsa, sokağa çıkıp örgütlenmek ve güçlü bir siyasi hareket oluşturmak da o kadar zorlaşır.
İkinci olarak, bu politikalar toplumu güvenlikçi bir yapıya sürükler. Bu politikayı savunan Amerikan hükümeti yetkilileriyle birçok kez konuşma fırsatım oldu ve her seferinde bunun toplumu demokratikleştirmek için yapıldığını söylüyorlar. Ben ise her zaman şu karşılığı veriyorum: Bu politikaların sonuçlarına baktığınızda, aslında toplumu daha da güvenlikçi hâle getirdiğini ve sınırlandırmaya çalıştığınız devlet içindeki baskıcı güçlerin etkisini artırdığını görürsünüz.
Son olarak, bu durum şeffaf olmayan bir ekonomik yapının ortaya çıkmasına yol açar; bu da ekonomik yolsuzluğun yeşermesi için son derece verimli bir zemin oluşturur. Çünkü devlet, “Bize yaptırım uyguladınız, o hâlde taleplerinize boyun eğiyoruz” diyerek geri adım atmaz. Bunun yerine yaptırımları aşmanın yollarını bulur, ekonomisini ve ticaretini sürdürmenin alternatif yöntemlerini geliştirir. Ancak bu süreç gizlilik içinde yürütüldüğü için, ticaret ve ekonomik kaynaklara erişimi olan ayrıcalıklı bir yandaş çevre oluşur. Bu ticaretin nasıl gerçekleştiği, şirketlerin, fabrikaların ve işletmelerin kime ait olduğu ise çoğu zaman belirsiz kalır. Bu nedenle İran’da son 15–20 yılda devlet içinde hızlı ve derin bir ekonomik yolsuzluk geliştiğini görüyoruz; bunun büyük ölçüde yaptırımların bir sonucu olduğu söylenebilir. Elbette insanlar da yaptırımların sunduğu bu fırsatlardan yararlanarak ekonomik kaynakları kendi çevrelerine yönlendirir. Nepotizm yaygınlaşır; çocuklar, akrabalar ve yakın çevre bu şeffaf olmayan ekonomik faaliyetlerden fayda sağlar.
C.H.: Sanırım kitapta birkaç kez vurguladığınız temel noktalardan biri, İran toplumunun ve İran Devrimi’nin bütünüyle yanlış okunması. Oysa devrim, solcu üniversite öğrencileri ve Marksistler de dâhil olmak üzere farklı grupların oluşturduğu bir koalisyondu. Evet, bu gruplar daha sonra İslam Cumhuriyeti tarafından oldukça hızlı ve sert bir şekilde bastırıldı. Ancak siz, bu devrimci ruhun İran’da hâlâ varlığını sürdürdüğünü savunuyorsunuz. Nitekim bunu, Ocak ayında gerçekleşen son sokak gösterilerinde de gördük; rejimin oldukça sert müdahalesi ve ABD ile İsrail’in bu protestolara silahlı unsurlar dâhil ettiği yönündeki, ters etki yaratan müdahaleleri de buna eşlik etti. İran toplumunun bu yanlış okunmasını biraz açar mısınız?
B.G.T.: Bunun bir kısmı kasıtlı. Yani İran’da var olan durumu çarpıtarak, ABD ve müttefiklerinin İran’a yönelik politikalarını meşrulaştıracak bir tablo üretmek bilinçli bir tercih. Dolayısıyla bu anlatının bir bölümü açıkça kasıtlı olarak inşa ediliyor. Diğer bir kısmı ise İran hakkında konuşan ana akım medya ve çeşitli gözlemcilerin yanlış okumalarından kaynaklanıyor. Sürekli olarak, her birkaç yılda bir — iki, üç ya da dört yılda — İran’da büyük protesto hareketleri yaşandığını görüyorlar. Ve bu her gerçekleştiğinde, The New York Times, The Washington Post gibi büyük gazetelerin manşetlerinde yer alıyor. Bu tür protestolar bazen, İran’daki durumun son derece baskıcı, dayanılmaz ve yönetilemez olduğu; bu yüzden insanların sürekli sokaklara döküldüğü izlenimini yaratıyor. Bence yanlış anlamanın kaynağı da burada yatıyor: Evet, İran’da protesto hareketleri ve belirli bir devrimci bilinç var. Ancak bu, mutlaka devletin olağanüstü derecede baskıcı olduğu ve insanların yalnızca son çare olarak sokağa çıkmak zorunda kaldığı anlamına gelmez.
Aslında durum çoğu zaman bunun tersidir. Eğer rejimler gerçekten bu kadar sert ve hiçbir şekilde şikâyetlerin ifade edilmesine alan bırakmıyorsa, insanların sık sık sokaklara çıktığını görmeyiz. İran İslam Cumhuriyeti, bölgedeki diğer ülkeler kadar baskıcıdır; hatta bazılarına kıyasla daha az baskıcı olduğu bile söylenebilir. En azından seçim süreçleri vardır. Bu seçimlerin gerçek olmadığı, göstermelik olduğu gibi eleştiriler yapılabilir — ve yapılmaktadır da. Ancak yine de hiçbir şekilde İran, komşu ülkelerden daha baskıcı bir ülke değildir; hatta birçok durumda dünyanın pek çok ülkesine kıyasla da daha baskıcı olduğu söylenemez.
Bu tür protestoları görmemizin nedeni aslında benim “kolektif devrimci bilincin kuşaktan kuşağa aktarımı” dediğim olgudur. 1979 Devriminin belki de en önemli kazanımı, insanların taleplerini ve şikâyetlerini sokaklara çıkarak ifade edebileceklerini fark etmeleridir. Unutmamak gerekir ki 1979 İran Devrimi, dünya tarihinin en büyük ve en kalabalık devrimlerinden biriydi ve o dönemde dünyanın beşinci en büyük ordusunu yenilgiye uğrattı.
C.H.: İzin verirseniz araya gireyim: SAVAK, Ortadoğu’daki en acımasız — hatta en acımasızlardan biri olan — gizli polis örgütlerinden biriydi; büyük ölçüde İsrail tarafından eğitilmişti.
B.G.T.: Kesinlikle. Mossad, SAVAK’ın eğitilmesinde önemli bir rol oynadı. CIA ise Şah döneminde İran’da danışmanlar bulunduruyordu. Dolayısıyla insanların, büyük ölçüde şiddet dışı yöntemlerle bir rejimi devirebilecekleri yönündeki bilinç gelişti. Bu silahlı bir devrim değildi; gücünü kitleselliğinden alan bir devrimdi. 1978’de Tahran’ın nüfusu yaklaşık dört milyondu ve bir milyondan fazla insanın katıldığı gösteriler düzenleniyordu. Yani neredeyse her dört kişiden biri devrimci mitinglere katılıyordu. Bence bu tür bir öznellik ve kolektif bilinç, devrimden bu yana en az üç kuşak boyunca aktarılmış durumda. Bugün gördüğümüz protesto hareketlerinin nedeni de bu: 1979 Devrimi bir anlamda İran halkının zihninde yaşamaya devam ediyor. Bu durum, İran rejiminin aşırı derecede baskıcı olmasının doğrudan bir yansıması olmaktan ziyade, bu tarihsel bilinçle ilişkilidir.
C.H.: İsterseniz, kitapta da ele aldığınız Batı’nın saldırganlığına dair İran’daki bilinç üzerine biraz konuşalım. Amerika Birleşik Devletleri’nin — ve yalnızca ABD’nin değil, Fransa gibi diğer ülkelerin de — İran’la Sekiz Yıl Savaşı sırasında Irak’a destek verdiği gerçeği var. Irak, bildiğiniz gibi kimyasal silahlar kullandı; İran ise buna kimyasal silahlarla karşılık vermedi. Etkilenenlerin sayısı son derece yüksekti — muhtemelen yüz binlerce insan Sarin ve benzeri zehirli kimyasal ajanlara maruz kaldı. Batı ise bu duruma gözlerini kapadı; hatta sadece görmezden gelmekle kalmadı. Amerika Birleşik Devletleri özelinde, Donald Rumsfeld’in Bağdat’a gidip Saddam Hüseyin ile el sıkıştığı o meşhur ziyaret de bunun bir parçasıydı. Bu süreçte Irak’a destek verildi ve bu savaş çabası sürdürüldü. Tüm bunlar, bugün hâlâ birçok İranlının kolektif hafızasında derin bir şekilde yer etmiş durumda.
B.G.T.: Bu çok doğru. Müzakerelerde “güven” meselesi gündeme geldiğinde her zaman şaşırıyorum; sanki güven inşa etmesi gereken taraf İranlılarmış gibi konuşuluyor. Oysa yakın tarih tam tersini gösteriyor: Aslında güven inşa etmesi gerekenler Amerikalılar ve müttefikleri, çünkü son yarım yüzyılda İranlıların Amerikalılara güvenemeyeceği defalarca tecrübe edildi. Az önce İran-Irak Savaşından bahsettiniz. O dönemde, yani 1979–1980 yıllarında Saddam Hüseyin liderliğindeki Irak, Sovyetler Birliği’ne yakın bir uydu devlet konumundaydı. Ancak savaşın bekledikleri yönde gitmediğini fark ettiklerinde, Batı’daki ülkelerin neredeyse tamamı Irak’ın yanında saf tuttu. Amerika Birleşik Devletleri, Almanya, Fransa, Birleşik Krallık ve Libya ile Suriye dışında kalan tüm Arap ülkeleri — hepsi Saddam Hüseyin'e destek verdi.
Hatta kimyasal silahlar bile sağlandı. Alman şirketleri kimyasal silah üretimi için gerekli malzemeleri temin etti. Amerika Birleşik Devletleri ise bu silahların kullanımına imkân sağlayan teslimat ve taşıma araçlarını sağladı. O dönemde İran, Irak’ın kimyasal silah kullanımını kınamak için Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne başvurduğunda, bunu veto eden ülke de ABD oldu. Bence bu durum İranlıların kolektif hafızasında derin bir iz bıraktı. Çünkü her ne zaman bir yakınlaşma ya da yumuşama ihtimali ortaya çıksa — son yıllarda da gördüğümüz gibi — müzakerelerin ortasında saldırılar gerçekleşiyor. Bu saldırılar çoğu zaman ayrım gözetmeyen nitelikte oluyor ve hem söylemde hem de pratikte açıkça savaş suçu sayılabilecek eylemler içeriyor. Bu nedenle İranlıların Amerikan niyetlerine karşı şüpheci olmaları için güçlü gerekçeleri olduğunu düşünüyorum. Güven inşa etme sorumluluğu da bu noktada İran’dan ziyade Amerikalıların tarafına düşüyor.
C.H.: Az önce İsrail ve ABD’nin, Umman ve Cenevre’de yürütülen müzakerelerin ortasında gerçekleştirdiği bombardımanlardan bahsettiniz. Bu kitapta yer almıyor ama 1979 sonrasında yapılan Cezayir Anlaşmasına kadar geri gidebiliriz. Bu anlaşmada ABD, İran’a karşı saldırgan politikalar izlememeyi taahhüt etmiş, ancak kısa süre içinde bu sözü ihlal etmiştir. Kitabınızda da değindiğiniz gibi, İran, Karzai hükümetinin kurulması sürecinde ABD ile fiilen aynı tarafta yer alan bir müttefikti. İran’ın Taliban ile açık bir düşmanlığı bulunuyordu. Ayrıca ABD’nin Irak’ta Sünni isyanla mücadele ettiği dönemde, İran’ın sahada fiilen varlık gösterdiği; ABD ile örtük bir ittifak içinde hareket eden milis güçler aracılığıyla bu isyanın bastırılmasına katkı sunduğu da bilinen bir gerçek.
B.G.T.: Bu çok doğru. Ve bence bu durum, mevcut savaşın gerekçelendirilmesinde öne sürülen şu iddiayla da bağlantılı: İranlılar kendi durumlarını ne kadar değiştirmeye çalışsalar da çıkmazlarla karşılaşıyorlar ve geriye kalan tek seçenek dış müdahale. Oysa bu, gerçeği yansıtmaktan oldukça uzak. Son 40 yılda, özellikle İran-Irak Savaşı’nın ardından İran toplumunun büyük dönüşümler geçirdiğini görüyoruz. Örneğin September 11 attacks sonrasında, İran hem devlet düzeyinde hem de toplumsal düzeyde, New York’taki saldırı kurbanları için kitlesel yas törenleri düzenleyen Ortadoğu’daki tek ülkeydi. Ve bu, arkasında gizli bir siyasi ajanda barındıran yüzeysel bir jest değildi.
Aslında, sizin de belirttiğiniz gibi İranlılar ABD’nin Taliban’ı devirmesine yardımcı oldular. 2002’de düzenlenen Bonn Konferansı’nda, Afganistan’ın geleceği tartışılırken, ABD heyeti İran olmadan Taliban’ın bu kadar kolay devrilemeyeceğini açıkça ifade ediyordu. O dönemde İran’da Hatemi liderliğinde reformist bir hükümet vardı ve bu süreç için yüksek beklentiler söz konusuydu. İran ve İslam Cumhuriyeti, devrimci coşkuyu geride bıraktıklarını ve ABD ile karşılıklı saygıya dayalı, eşit ortaklar olarak ilişki kurmaya hazır olduklarını göstermek istiyordu. Ancak tam bu noktada, George W. Bush Birliğin Durumu konuşmasında — İran’ın teröre karşı savaşta fiilen ortak olduğu bir dönemin hemen ardından — İran’ı Şer Ekseni’nin bir parçası ilan etti.
Bence bu yine doğrudan güven meselesine geliyor. Bu durum, İran’daki reformist hareket üzerinde onarılamaz bir hasar yarattı. Çünkü bu kadar esneklik gösterdiğinizde, ABD ile farklı koşullarda ilişki kurmaya bu kadar açık olduğunuzda ve bunun karşılığı olarak “Şer Ekseni”nin bir parçası ilan edildiğinizde, sonrasında herhangi bir yakınlaşmayı nasıl gerekçelendirebilirsiniz? Yine de bunu denediler. Aynı yolu tekrar tekrar denemeye çalıştılar, ancak bugüne kadar başarılı olamadılar. Ve bence burada şunu hatırlamak çok önemli: ABD’nin İran’a yönelik tüm politikaları, her ne kadar söylemde “İran içindeki demokratik unsurları desteklemek” amacıyla sunulsa da, gerçekte izlenen her politika İran devletindeki ve toplumundaki demokratik unsurları zayıflattı.
C.H.: Ve elbette bunun belki de en çarpıcı örneği, Başbakan Muhammed Musaddık’i deviren darbedir. Musaddık, İran petrolünü — o dönemde İngilizlerin kontrolünde olan bu kaynağı — ulusal denetime almak istemişti. Kitabınızdan hatırladığım kadarıyla, İranlılar ülkelerinden ne kadar petrol ihraç edildiğini bile bilmiyordu. Petrol sahalarında çalışan işçiler ise adeta kölelik düzeyinde ücretler alıyordu. Sonuçta CIA ve Britanya müdahale ederek Ortadoğu’nun en önemli demokrasilerinden birini yıktı.
B.G.T.: Bu çok doğru. ABD ile İran’ın uzun bir geçmişi var. Ancak bugünkü durumu anlamak istiyorsak, İran ile ABD ilişkilerinde “sıfır yılı”nın 1953 olduğunu söyleyebiliriz. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ABD’nin “iyi bir güç” olarak ortaya çıkacağına dair büyük umutlar vardı. Bu doğru muydu, değil miydi ayrı bir tartışma; ancak en azından dünyanın birçok yerinde böyle bir algı hakimdi. Çünkü ABD, Britanya İmparatorluğu’na ve Fransız sömürgeciliğine karşı anti-kolonyal bir duruş sergiliyor gibi görünüyordu. Fakat bu beklentiler gerçekleşmedi. Hatta Muhammed Musaddık bile petrolün millileştirilmesi sürecinin başında, ABD’nin İngiliz petrol şirketine karşı kendisini destekleyeceğini düşünüyordu. Oysa bu şirketle yapılan anlaşma son derece sömürgeci nitelikteydi. 1908’de İran’da petrol bulunduğunda, üretimden dağıtıma kadar tüm süreç Britanya’nın kontrolündeydi. Petrol millileştirildiği zamana gelindiğinde ise elde edilen gelirin yalnızca %18’i İran’a kalıyor, %82’si Britanya’ya gidiyordu. Bunun da %30’u doğrudan Britanya hükümetine aktarılıyordu. Bu durum, sonraki 25 yıl boyunca İran-ABD ilişkilerinin tonunu belirleyen temel unsurlardan biri hâline geldi.
Diğer çalışmalarımda da farklı şekillerde savunduğum gibi, İran Devrimi aslında İranlıların 1953 darbesine verdiği bir yanıttı. Ve 1953’teki CIA ile MI6 destekli darbe akılda tutulmadan bu devrimi anlamak mümkün değildir. Çünkü bu bağlam olmadan İran Devrimi kavranamaz. Oysa birçok Amerikalının İran Devrimi’nden hatırladığı tek şey, Tahran’daki Amerikan Büyükelçiliğinin işgali ve rehine krizidir. Bence 1953 darbesi olmadan bu rehine krizini anlamak da mümkün değildir. Bu, onu haklı kılmaz — ben de bunun haklı olduğunu düşünmüyorum. Ancak büyükelçiliği işgal eden öğrencilerin zihniyetini anlamak gerekir: Onlar 1953 darbesini ve ABD ile CIA’in devrimi yeniden sabote etme ihtimalini düşünerek hareket ediyorlardı.
Ama bu nokta son derece önemli: “sıfır yılı” 1953’tür ve 1979 Devrimi’ni, rehine krizini ve hatta bugünkü gelişmeleri anlayabilmek için o döneme yeterince dikkatle bakmamız gerekir. Bu, iki ülke arasındaki sömürgeci ve emperyal bir ilişkinin temelini oluşturur ve bu ilişkinin aşılması gerekir. Tartışmanın özü de tam olarak burada yatıyor: 1979 Devrimi aslında Ortadoğu’nun haritasını değiştirdi. Bugün süren mücadelenin merkezinde ise, İran’ın yeniden bir “uydu devlet” hâline geldiği, bölgedeki Amerikan ve İsrail çıkarlarını sorgulamayan bir siyasi yapıya sahip olduğu 1979 öncesi Ortadoğu düzenine geri dönme çabası bulunuyor.
C.H.: Evet, Küba ile oldukça güçlü paralellikler var, değil mi sizce de?
B.G.T.: Kesinlikle. Birkaç hafta önce Maryland Üniversitesinde bu konuda bir konuşma yaptım. Orada Küba üzerine çalışan bir meslektaşım, konuşmanın sonunda bana şunu söyledi: “Sadece bir noktayı düzeltmek istiyorum; ‘İran’ dediğin her yerde aslında ‘Küba’ demeliydin.” Çünkü benzerlik gerçekten şaşırtıcı — uygulanan politikalar aynı, tartışma başlıkları aynı. Küba örneğinde de gördüğümüz gibi, yaklaşık 70 yıllık ambargonun sonucu bir ülkenin bütünüyle yoksullaşması oldu. İran’da da durum özünde aynı. Böyle bir süreç yaşandığında, aslında yönetici sınıfları zayıflatmazsınız; tam tersine onları güçlendirirsiniz. Ve bu durum, Küba örneğinde olduğu gibi, onlarca yıl boyunca devam edebilir. İran’da da benzer bir tablo söz konusu. Oysa fikirlerin, ticaretin ve siyasi ilişkilerin daha serbest dolaşımı, her ülkede demokratik hareketlerin ortaya çıkması açısından çok daha elverişli bir zemin yaratır.
C.H.: Şimdi içinde bulunduğumuz duruma geçmeden önce, kitapta da yazdığınız gibi İran’ın varlığını sürdürebilmesinin, sınırları etrafında bir ateş çemberi oluşturarak ABD ve İsrail’in bölgenin haritasını yeniden çizme hedeflerine karşı caydırıcılık yaratmasına bağlı olduğunu söylüyorsunuz. Bu ateş çemberini biraz açıklar mısınız?
B.G.T.: Yıllar boyunca İran devleti, yani İslam Cumhuriyeti, Suriye’de, Lübnan’da ve Filistin’de komşu ülkelere verdiği desteğin, ABD ve İsrail’in savaşı doğrudan İran’a taşımasını engelleyen bir caydırıcılık unsuru olduğunu savundu. Hillary Clinton’ın Dışişleri Bakanı olduğu dönemde, İstanbul’da düzenlenen bir konferansta, Suriye’de savaşın yeni başladığı sırada şöyle dediğini hatırlıyorum: “Suriye’deyiz. İranlıların kanatlarını kıracağız.” Özellikle 11 Eylül saldırıları sonrasında, “beş yılda yedi ülke” şeklinde özetlenen bu projenin en büyük hedeflerinden birinin İran’daki İslam Cumhuriyeti’ni devirmek olduğu oldukça açıktı.
Dolayısıyla İranlılar, benim Ateş Çemberi olarak adlandırdığım yapıyı bilinçli biçimde bir caydırıcılık unsuru olarak kurdular; yani “Bize saldırırsanız ya da üzerimizde baskı kurarsanız, başka yerlerde karşılık verme kapasitesine sahibiz” demek için. Elbette burada bir parantez açmak gerekir. Bu, tamamen araçsal bir politika olduğu anlamına gelmez; aynı zamanda ideolojik bir bağlılık da söz konusu. İslam Cumhuriyeti’nin Filistin meselesine gerçekten bağlı olduğuna inanıyorum. Evet, bunu araçsallaştırıyorlar, ama bu onların Filistinlilerin geri dönüş hakkını ve devlet kurma hakkını savunmaya samimiyetle inanmadıkları anlamına gelmez. Ancak 1984’te, o dönemde Dışişleri Bakanlığı’nda İran masasından sorumlu olan Henry Precht bir yazısında şunu ifade etmişti: İranlılar esasen yurtdışında hâkimiyet kurmakla ilgilenmezler; onların asıl önceliği içeride güvenlik ve istikrardır. Sınırlarının ötesinde attıkları adımlar da bu iç güvenliği ve istikrarı koruma amacına yöneliktir.
İslam Cumhuriyeti’nin hiçbir dönemde bu tür yayılmacı hedeflere sahip olduğuna inanmıyorum. İsrail meselesinde de sıkça dile getirilen “İsrail’e ölüm, Amerika’ya ölüm” söylemleri, somut bir politika olarak İsrail devletini yok etmeye yönelik bir plan anlamına gelmiyordu. Bu daha çok retorik bir jestti; arkasında uygulanabilir bir strateji yoktu. İran-Irak Savaşı sırasında, Devrim Muhafızları’na bağlı bir birlik Irak’tan geçerek Lübnan’a doğru ilerlemeye başlamış ve oradan İsrail’e gidip Filistin’i “özgürleştirme” fikrini dile getirmişti. Ancak o dönemde hayatta olan Ruhollah Khomeini hemen müdahale ederek, “Geri dönün, geri dönün. İsrail’e gitmek istemiyoruz. Bu mesele kendi sınırlarımızı korumakla ilgilidir, başka yerlere gitmekle değil” demişti. Bunun üzerine birlik geri döndü. Dolayısıyla devrimin ilk yıllarında, “devrimi ihraç etmek” söyleminin yanlış anlaşıldığını görüyoruz. Bu ifade, başka ülkeleri silahlandırıp askerî olarak “özgürleştirme” anlamına gelen somut bir plan değil; daha çok ilham verici, ideolojik bir söylem olarak kullanılmıştı.
C.H.: Haklısınız. Kitabı Haziran ayındaki bombardımanlara yanıt olarak yazdınız ama elbette bu, son saldırı dalgası için de geçerliliğini koruyor. “İranlıların zihninde İsrail’in Filistin’de yürüttüğü soykırım tazeydi. İran şehirlerinin bombalanması, hemen Gazze kentlerinin tamamen yıkıma uğradığı görüntüleri çağrıştırdı. İranlılar, İsraillilerin savaş suçları ve soykırım eylemleri gerçekleştirme konusunda hiçbir çekinceye sahip olmadığını biliyordu. İsrailliler ve Amerikalı destekçileri, İranlıların zihninde Gazze’nin görüntüsünü — yani yapabilecekleri vahşetleri — canlandırmak ve saldırıların ilk günlerinde onları koşulsuz teslimiyete zorlamak istiyordu. Aynı zamanda, bu saldırıların, içerideki ve diasporadaki muhaliflerin öncülüğünde tabandan bir mobilizasyon yaratarak rejim değişikliğini tetiklemesini umuyorlardı.” Diaspora üzerine oldukça sert ama yerinde eleştirilerde bulunuyorsunuz: “Evin Hapishanesi’nin bombalanması, bu ikinci seçeneğe dair naif bir fantezinin tezahürü olarak okunabilir. Hapishane kapılarının kırıldığı, kitlelerin Evin’e akın ettiği, serbest bırakılan siyasi mahkûmları omuzlarında taşıdığı ve İslam Cumhuriyeti’nin sonunu Bastille’in düşüşünü andıran bir sahneyle kutladığı bir tablo.” Sanırım onların düşündüğü de buydu. Ve bu, bir bakıma ABD diplomatik kadrolarının nasıl aşındığını ya da çözündüğünü gösteren başka bir örnek olabilir. Çünkü bir noktada, belli ölçüde iki kültürü de anlayabilen diplomatlara ihtiyaç duyarsınız. Ama son saldırıya gelelim: Sizce bunun İran içinde nasıl bir etkisi oldu? Ve İran yönetimi bundan sonra nasıl bir yol izler?
B.G.T.: Sorunuzun son kısmına yanıt vermek çok zor; bunu gerçekten bilmiyoruz. Ancak şunu özellikle vurgulamak isterim: Gazze’de yaşananlar olmasaydı, bugün İran’daki bu savaşı konuşuyor olmazdık diye düşünüyorum.
Gazze’de yaşananlar, bence cezasızlığın bir pratiğiydi. Bu süreç, sözde kurallara dayalı dünya düzeninin dönüşmesine yol açtı ve normalde düşünülemeyecek savaş suçlarının mümkün hâle gelmesinin önünü açtı. Yani, birkaç yıl önce — beş ya da on yıl önce — bir ABD başkanının açıkça “Bir medeniyeti yok edeceğiz” diyebileceğini hayal etmek bile zordu. Bunun mümkün hâle gelmesinin zeminini Gazze’de yaşananlar oluşturdu. Bence İsrail de bunun çok farkındaydı. Bu nedenle İran’da yaşanan gelişmelerin sorumluluğunun önemli bir kısmını Joe Biden yönetimine yüklüyorum. Çünkü bu sürecin en başında müdahale edip durdurma imkânları vardı. Ancak bunu yapmayı reddetmekle kalmadılar, aynı zamanda bu sürecin sürdürülmesine de katkı sağladılar. Ve bence bu durum, 21. yüzyılda savaşın doğasını köklü bir şekilde değiştirdi.
Ve bence burada cezasızlık kavramı gerçekten kilit önemde. İsrailliler bunu denedi ve başarılı da oldular: dünyanın gözü önünde gerçekleşen bu süreç, iki yıl boyunca hiçbir ciddi sonuçla karşılaşmadan sürdürülebildi. Evet, bir Uluslararası Ceza Mahkemesi iddianamesi var, ancak bunun Gazze’de Filistinlilere yönelik savaş makinesini durdurabilecek bir etkisi olmadığını biliyoruz. Bu nedenle, İran’a yönelik bir saldırının ancak Gazze’de uyguladıkları türden bir stratejiyle — yani geniş çaplı bombardıman ve sivil altyapının hedef alınmasıyla — mümkün olabileceğini düşündüler. Ve yaptıkları da tam olarak buydu.
Ve bugün bile, başka bir seçenek olmadığını düşündüklerini görüyoruz. Ne yapacaklar? Muhtemelen — Tanrı korusun — nükleer silah kullanmaya kadar gidebilirler; çünkü başka hangi seçenekleri var? İran’ı işgal edemezler. Geriye kalan tek seçenek, tam da Donald Trump’ın dile getirdiği gibi, tüm bir ülkeyi açıkça yok etmeye yönelik bir strateji gibi görünüyor. Nitekim Trump, İran’la ilgili olarak “bir medeniyetin yok olabileceği” yönünde tehditkâr ifadeler kullanmıştı.
Bu nedenle, bence İranlılar için bu büyük bir ders anı oldu. Çünkü yıllar boyunca İran’daki protestolar sırasında, insanlar devlete karşı ciddi bir memnuniyetsizlik içindeydi ve İran kaynaklarının Filistin’e, Hizbullah’a, Suriye’ye ve “Direniş Ekseni”ne aktarılması yoğun biçimde eleştiriliyordu. Bu protestolarda sıkça şu sloganlar duyuluyordu: “Ne Gazze’ye ne Lübnan’a, kalbim yalnızca İran için; canımı İran için feda ederim.” Ancak şimdi birçok kişi, devletin yıllardır söylediği şeylerin bir kısmının doğru olabileceğini düşünmeye başladı: Eğer bu mücadele Şam sokaklarında verilmezse, Tahran sokaklarında verilmek zorunda kalınabilir. Elbette bu, Şam’da yaşayan Suriyeliler açısından rahatsız edici bir gerçeklik — ve bunun için haklı nedenleri var. Ama gerçek şu ki, Hizbullah’ın ve Filistin direnişinin zayıflamasıyla birlikte — ki İran’ın Hamas’la ilişkileri de sanıldığı kadar güçlü değildir, bu da yaygın bir yanlış anlamadır — savaş artık İran’a taşınmış durumda ve İranlılar bununla doğrudan yüzleşmek zorunda. Bence bu, birçok İranlı için bir “aydınlanma anı” oldu: Son en az 20 yıldır bu savaşın İran’a taşınmasına yönelik bir projenin adım adım inşa edildiğini fark ettiler. Binyamin Netanyahu’nun sıkça dile getirdiği gibi, amaç “yılanın başını kesmekti” — ve o “baş” İran’dı. Bu da Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesi projesinin en büyük hedeflerinden biri olarak görülüyordu. Bu nedenle bugün İran’da güçlü bir “bayrak etrafında kenetlenme” durumu görüyoruz. Her gece kamusal alanlarda düzenlenen kalabalık toplanmalar, başlangıçta devletin teşvikiyle başlamış olsa da hızla toplumsal bir harekete dönüştü. İnsanlar aileleriyle, çocuklarıyla, yaşlılarıyla, engelli bireylerle birlikte meydanlara çıkarak bu desteği görünür kılıyor.
Ancak bunun nereye varacağı büyük bir soru işareti, çünkü bu savaşın sonunda ne olacağını gerçekten bilmiyoruz. İran’daki ekonomik durum zaten son derece zordu. Enflasyon %60 ile %70 arasında seyrediyor ve daha da kötüleşmesi bekleniyor. Şu anda yaklaşık dört milyon insanın savaş nedeniyle işini kaybettiğine dair tahminler var. Oysa savaş öncesinde bile işsizlik oranı yaklaşık %15 düzeyindeydi. Dolayısıyla geçen yıl Aralık ve Ocak aylarında ortaya çıkan tüm ekonomik hoşnutsuzlukların, bu savaşın ardından yeniden su yüzüne çıkması muhtemel. Ve hükümetin bu kadar ağır bir ekonomik krizle başa çıkmak için tatmin edici çözümler sunacak kaynaklara sahip olup olmadığı belirsizliğini koruyor.
Her şey, savaşın nasıl sona ereceğine ve ne tür anlaşmalar yapılacağına bağlı. Eğer tüm yaptırımlar kaldırılırsa, hükümetin bu savaşın ekonomik sonuçlarıyla başa çıkabilme ihtimali doğabilir. Ancak ben asıl, bu yıkımın geride ne bırakacağı konusunda endişeliyim — devletin otoritesini nasıl sürdüreceği ve insanların geçimlerini nasıl devam ettireceklerine dair yollar bulup bulamayacakları konusunda.
C.H.: İran rejiminin Hürmüz Boğazı üzerinde önemli bir etki gücüne sahip olduğu görülüyor. Ve eğer Husileri Babülmendep Boğazını kapatmaya yönlendirebilirlerse, bu durum Suudi petrolünün boru hatları üzerinden taşınıp boğaz dışından sevk edilmesini de engelleyebilir. Benim sorum şu: Bana öyle geliyor ki İran hükümetinin bazı vazgeçilmez talepleri var. Bunlar arasında birincisi tazminat; ikincisi, en az 100 milyar dolar olduğu söylenen dondurulmuş İran varlıklarının serbest bırakılması; üçüncüsü, Birleşmiş Milletler’den, yeniden saldırıya uğramayacaklarına dair bir güvence — ki son bir yıl içinde iki kez saldırıya uğradılar — ve ayrıca, isterseniz geçiş ücreti diyebileceğimiz, genellikle Çin para birimi üzerinden tahsil edilen ve belki de dolaylı bir tazminat mekanizması olarak görülebilecek bir sistem yer alıyor. Siz İran’ın pozisyonunu ve müzakere gücünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Geleceği tahmin etmenizi istemiyorum — bu riskli bir şey — ama en azından mevcut eğilimler açısından nasıl görüyorsunuz?
B.G.T.: Evet. İranlıların sunduğu son öneride, nükleer mesele ile Hürmüz Boğazı krizini birbirinden ayırmaya çalıştıklarını görüyoruz. Şöyle dediler: “Biz Hürmüz’deki ablukayı kaldırıyoruz, siz de ablukayı kaldırıyorsunuz. Ardından dondurulmuş varlıklarımızı serbest bırakıyorsunuz ve böylece süreç ilerleyebilir.”
Ama elbette ABD açısından bu kabul edilebilir bir başlangıç noktası değil. ABD’nin, savaşı sona erdirme şartlarından nükleer meseleyi ayırmayı kabul edeceğini sanmıyorum. Çünkü bunu yapmaları, aslında açık bir yenilgi kabulü anlamına gelir; zira bu savaşın temel amacı büyük ölçüde bu mesele etrafında şekillenmişti. Her ne kadar kimsenin bu savaşın gerçek amacının ne olduğu konusunda tam bir netliğe sahip olmadığı da ortada olsa da.
Şu ana kadar İranlıların elinin daha güçlü olduğunu düşünüyorum. Hürmüz Boğazı’nın kendi kazanan kartı olduğunu her zaman biliyorlardı ve bunu böyle bir gün için sakladılar. Şimdi ise bunu kullanıyorlar ve fiilen dünya ekonomisini rehin almış durumdalar. Üstelik dünya da bu krizin sorumlusunun İran değil, Amerika Birleşik Devletleri olduğunu biliyor.
Geçen gün Almanya Başbakanını dinleyip dinlemediğinizi bilmiyorum. Eğer Almanlar bile bu durumdan ABD’yi sorumlu tutuyorsa, o zaman dünyanın genel olarak sorumluluğun ABD’nin omuzlarında olduğuna inandığını belirli bir güvenle söyleyebiliriz. Dolayısıyla İranlıların şu an daha avantajlı bir konumda olduğunu düşünüyorum. Ancak bu avantajı nasıl kullanacakları henüz net değil. Bildiğimiz kadarıyla, bu savaş başlamadan önce de ifade ettikleri gibi, belirli bir süre için nükleer zenginleştirme programlarını dondurmaya hazırlar. Bence sonunda varılabilecek anlaşma da bu yönde olabilir: İran belirli bir süre zenginleştirme faaliyetlerini durdurur, buna karşılık yaptırımlar kaldırılır, güven artırıcı adımlar atılır ve süreç ilerler. Böylece aslında geçen yıl bulunduğumuz noktaya geri dönülmüş olur. Acı olan ise tüm bu yıkım ve ölümler yaşanmadan da aynı sonuca ulaşılabilirdi. Şimdi ise umudumuz, en azından bir yıl önce üzerinde uzlaşılabilecek bir anlaşmaya yakın bir noktaya yeniden varabilmek.
C.H.: Harika, çok teşekkürler Behrooz. Programı hazırlayan Max ve Sophia’ya da teşekkür etmek istiyorum. Bana chrishedges.substack.com adresinden ulaşabilirsiniz.
* Chris Hedges'in Behrooz Ghamari-Tabrizi ile gerçekleştirdiği 'The Revolutionary Spirit of Iran' adlı söyleşi Nil Kayarlar Sarrafoğlu tarafından çevrilmiştir.

