İklim Kuşağı Konuşuyor'da Atlas Sarrafoğlu, iklim krizinin ekonomik ve toplumsal etkilerini; adil geçiş, aşırı sıcakların çalışma yaşamına maliyeti, gıda enflasyonu ve finansal riskler üzerinden değerlendiriyor.
Şu anda dünyanın birçok ülkesinde görülen devasa yangınlar, tayfunlar ve sellerden bahsetmeyeceğim. Bugün iklim krizinin çoğu zaman gözden kaçan ekonomik ve toplumsal maliyetlerine bakalım istiyorum çünkü iklim krizini yalnızca termometrelerde yükselen sıcaklıklar, orman yangınları veya kuraklık üzerinden ele almak artık yeterli değil. Bu kriz çalışma saatlerimizi, gıda fiyatlarını, bankaların kararlarını ve toplumların dönüşüm süreçlerini de doğrudan etkiliyor.

İlk olarak Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın yani UNEP’in 28 Temmuz’da yayınladığı yeni raporla başlayalım. “Adalet Olmadan Geçiş Olmaz” başlıklı rapor, adil geçiş kavramının artık yalnızca siyasi konuşmalarda kullanılan bir vaat olmaktan çıkarılması gerektiğini söylüyor.
Adil geçiş, fosil yakıtlardan uzaklaşırken işçilerin, yerel toplulukların, yerli halkların ve kırılgan grupların bu dönüşümün bedelini tek başlarına ödememesi anlamına geliyor. Ancak UNEP’in raporu bunun da ötesine geçiyor. Adil geçişin sosyal yardım programlarıyla sınırlı kalamayacağını; yasalar, kurumlar, yargı, finansman ve halkın karar süreçlerine katılımı ile güvence altına alınması gerektiğini vurguluyor.
2024 yılı itibarıyla Paris Anlaşmasına taraf 67 ülke, ulusal iklim planlarında adil geçişe açıkça yer vermişti. Fakat bir kavramın iklim planında yazması, uygulandığı anlamına gelmiyor. Örneğin bir kömür santralini kapatmak emisyonları azaltabilir; ancak o santralde çalışan insanlar yeni ve güvenceli işlere erişemiyorsa, bölge ekonomisi çöküyorsa ve kararlar yerel halkın katılımı olmadan alınıyorsa, buna gerçek anlamda adil geçiş demek mümkün değil.

Bu mesele COP31 yolunda da önemini koruyacak. Çünkü dönüşümün ne kadar hızlı gerçekleşeceği kadar, maliyetinin kimler tarafından karşılanacağı da tartışılıyor. İklim politikaları adil tasarlanmadığında toplumun desteğini kaybedebilir. Toplumsal desteğini kaybeden bir dönüşümün ise uzun vadede ayakta kalması zorlaşır. Kısacası adalet, dönüşüm tamamlandıktan sonra eklenecek bir sosyal yardım paketi değil; dönüşümün en başından itibaren temelini oluşturması gereken bir koşul.
İklim krizinin eşitsizlikleri nasıl büyüttüğünü gösteren bir başka çalışma da aşırı sıcakların çalışma hayatına etkisiyle ilgili.
Londra Ekonomi Okulu Grantham Enstitüsü ile Euro-Akdeniz İklim Değişikliği Merkezi’nin araştırmasına göre, Haziran 2026’da Britanya’yı etkileyen sıcak hava dalgası yalnızca bir haftada yaklaşık 24 milyon çalışma saatinin kaybedilmesine neden oldu. Araştırmacılar bu kaybın ekonomik karşılığını yaklaşık 1 milyar 530 milyon dolar olarak hesaplıyor.

Araştırmaya katılan çalışanların %87’si aşırı sıcaklar sırasında en az bir sağlık sorunu yaşadığını bildirdi. Bunlar arasında uyku bozukluğu, yorgunluk, baş dönmesi, bayılma hissi ve kalp atışlarının hızlanması bulunuyor. Katılımcıların bir bölümü sağlık hizmetine başvururken bazı çalışanlar iş kazası veya yaralanma yaşadığını ve bunun sıcakla bağlantılı olduğunu belirtti.
Çalışmanın sonuçları 2000 kişi ile yapılan temsili bir ankete ve çalışanların kendi bildirimlerine dayanıyor. Dolayısıyla 1 milyar 530 milyon dolar kesinleşmiş bir hesap değil, araştırmacıların elde edilen veriler üzerinden yaptığı bir ekonomik tahmin. Ancak çalışma bize sıcağa karşı önlem almamanın da ölçülebilir bir maliyeti olduğu gerçeğini gösteriyor.
Üstelik bu maliyet toplumun her kesimine eşit dağılmıyor. Tarım, inşaat ve taşımacılık gibi açık havada veya fiziksel güçle çalışan insanların çalışma saat kaybı daha fazla. Genellikle daha düşük ücretle çalışan bu kesimler, hem gelir kaybına hem de daha yüksek sağlık riskine maruz kalıyor. Kliması bulunan bir ofiste çalışma imkânına sahip olanlarla güneş altında fiziksel olarak çalışmak zorunda kalanların aynı sıcak hava dalgasını ve etkilerini yaşamadığı çok açık.
Bu nedenle aşırı sıcakları yalnızca meteorolojik bir olay olarak konuşamayız. Çalışma saatlerinin yeniden düzenlenmesi, ücretli aşırı sıcak izinleri, iş yerlerinde serinleme alanları oluşturulması ve bağlayıcı iş güvenliği standartları artık iklim uyum politikalarının bir parçası olmak zorunda. İklim krizinin çalışma hayatındaki etkilerine hazırlanmadığımızda bunun bedelini kaybedilen üretimle, artan sağlık harcamalarıyla ve derinleşen eşitsizliklerle ödüyoruz.

İklim krizinin görünmeyen ekonomik faturalarından biri de market raflarında karşımıza çıkıyor.
Just Transition Finance Lab tarafından yayımlanan yeni bir politika çalışması; iklim krizi, gıda fiyatları, çatışmalar ve finansal istikrarsızlık arasındaki bağlantının birlikte değerlendirilmesi gerektiğini söylüyor. Kuraklık, sel veya aşırı sıcaklık tarımsal üretimi düşürdüğünde yaşanan etki tarlalarla sınırlı kalmıyor. Ürün arzının azalması fiyatları artırıyor; gıda fiyatlarındaki artış hane bütçelerini, genel enflasyonu ve insanların borçlarını ödeme kapasitesini etkiliyor.
Özellikle gelirinin büyük bölümünü gıdaya ayırmak zorunda kalan düşük gelirli haneler, fiyat artışlarından orantısız biçimde etkileniyor. Gıda enflasyonu aynı zamanda yetersiz beslenmeyi, toplumsal huzursuzluğu ve siyasi istikrarsızlığı da besleyebiliyor. Çalışma, bütün bu etkilerin bankaların ve merkez bankalarının kullandığı klasik iklim riski modellerinde yeterince dikkate alınmadığını belirtiyor.
Burada önemli bir noktayı açıklamak gerekiyor: Rapor, iklim krizi nedeniyle gıda fiyatlarının belirli bir oranda artacağını tahmin etmiyor. Bunun yerine iklim şokları, gıda enflasyonu, çatışma ve finansal risk arasında nasıl bir zincir oluşabileceğini gösteren analitik bir çerçeve sunuyor.
Türkiye açısından bu bağlantı özellikle önemli. Gıda enflasyonunun zaten yüksek olduğu bir ülkede kuraklık, aşırı sıcaklık veya tarımsal üretimdeki düşüş, mevcut ekonomik sorunları daha da ağırlaştırabilir. İklim krizi market rafına ulaştığında yalnızca domatesin veya ekmeğin fiyatı değişmiyor; hane bütçesi, enflasyon politikası, halk sağlığı ve toplumsal istikrar aynı anda baskı altına giriyor.

Son gelişme ise Avrupa Merkez Bankası’ndan. Avrupa Merkez Bankası, bankaların merkez bankasından finansman alırken teminat olarak gösterdiği bazı şirket kredilerinde iklim faktörünü hesaba katacağını açıkladı. Yeni sistemde, yeşil dönüşümden kaynaklanabilecek ekonomik şoklara daha açık şirketlerin kredileri daha riskli kabul edilebilecek. Bu teminatların merkez bankası tarafından kabul edilen değerinde en fazla %5 oranında ek kesinti uygulanabilecek. Uygulamanın en erken 2027 yılının sonunda başlaması planlanıyor.
Bu karar teknik gibi görünse de önemli bir değişime işaret ediyor. İklim riski artık yalnızca şirketlerin sürdürülebilirlik raporlarında yer alan soyut bir başlık değil. Merkez bankaları, değişen iklim politikalarının, yeni teknolojilerin, tüketici tercihlerinin ve iklim davalarının şirketlerin mali değerini etkileyebileceğini kabul ediyor.
Başka bir ifadeyle, karbon yoğun bir şirket dönüşüme hazırlanmadığında yalnızca çevreye zarar vermiyor; aynı zamanda finansal açıdan daha riskli bir varlığa dönüşüyor. Merkez bankaları da bu riski, teminatların gerçek değerini hesaplarken dikkate almaya başlıyor.
Bugün ele aldığımız bütün gelişmelere baktığımızda iklim krizinin faturasının artık ertelenmiş ve belirsiz bir gelecek meselesi olmadığı açık. Bu faturayı kaybedilen çalışma saatlerinde, yükselen gıda fiyatlarında, daha riskli finansal varlıklarda ve adaletsiz dönüşümlerin yarattığı toplumsal tepkilerde şimdiden görüyoruz.
Peki bu hareketsizliğin büyüyen maliyetini daha ne kadar görmezden gelebiliriz? Geleceğimiz üzerinden yapılan pazarlıklara ne kadar tahammül edebileceğiz?
Bu sorular ile programımı kapatmak istiyorum. Ben Atlas Sarrafoğlu. İklim Kuşağı Konuşuyor programını dinlediniz. Haftaya görüşene dek kendinize, sevdiklerinize ve gezegenimize lütfen iyi bakın.


