Fiba Yenilenebilir Enerji'nin sunduğu Açık Yeşil'de Ümit Şahin ve Ömer Madra, İran’da süren savaşın yalnızca siyasi ve insani değil, aynı zamanda büyük bir çevre felaketine yol açtığına değinirken; petrol ve gaz tesislerinin bombalanmasıyla ortaya çıkan yangınlar, zehirli yağmur ve hava kirliliğinin İran’dan Körfez bölgesine kadar yayılan ciddi bir ekolojik krize dönüştüğü ele alıyorlar.
Ümit Şahin: Apaçık Radyo'da Açık Yeşil başlıyor. Ben Ümit Şahin.
Ömer Madra: Ben de Ömer Madra.
Ü.Ş.: ...ve destekçimiz Adnan Arduman’a teşekkür ederek programa başlıyoruz.
Bugün maalesef doğal olarak savaşı konuşacağız. İran’daki savaş bugün 12. gününe girmiş durumda. Dün 11. gündü diye hatırlıyorum; savaş 28 Şubat’ta başlamıştı ve maalesef giderek şiddetlenerek devam ediyor. İran’da ve Körfez ülkelerinde yarattığı etkilerle birlikte adeta bir fosil yakıt savaşına dönüşmeye başlayan bu çatışmanın, petrol üzerinden yürüyen bir savaş olduğu zaten en başından beri söyleniyordu ancak artık büyük bir çevre felaketine de yol açmaya başladığını görüyoruz. Bunu konuşacağız ama ona geçmeden önce, sonlara kalırsa unuturum diye çok kötü bir haberle başlamak istiyorum. Mongabay’de gördüğüm, oldukça sevimsiz bir haber bu. Okuyunca insanın aklına, birkaç hafta önce yine Mongabay’den paylaştığımız ve aslanların türünün ortadan kalkma tehlikesiyle ilgili olan haber geliyor; hatırlarsınız. Mesela benim hiç aklıma gelmezdi hâlâ aslan avcılığı diye bir şeyin olabileceği. Bu haberi görünce de açıkçası çok şaşırdım.

ABD'de Cadılar Bayramı var ya, Halloween. O dönemde evleri süslemek için korkutucu objeler kullanılıyor. İşte bunlardan biri olarak yeni bir moda ortaya çıkmış: Doldurulmuş ve çerçeve içine konmuş, boyalı yünlü yarasa. Aklınıza gelir miydi bilmiyorum. Turuncu renkli, kanadında siyah desenleri olan, gerçekten çok çarpıcı renklere sahip bir yarasa türü. “Boyalı yünlü yarasa” diye aratırsanız fotoğraflarını görebilirsiniz.
Bu hayvanları Vietnam’da yakalayıp, ABD'deki Cadılar Bayramı süs eşyası piyasası için avlamaya başlamışlar. Üstelik bu yeni bir durum da değilmiş; yaklaşık 10 yıldır böyle bir ticaret olduğu biliniyormuş. Doğa koruma örgütlerinin baskısıyla 2024 yılında eBay, Etsy ve Amazon gibi büyük satış platformlarında bunun satışı yasaklanmış ancak yeni yapılan bir araştırma, ticaretin bütün hızıyla devam ettiğini gösteriyor.
Vietnam’da, Ho Chi Minh kentinde bu ticareti yapan çok sayıda dükkân bulunduğu ortaya çıkarılmış. Tek bir operasyonda 800 tane doldurulmuş boyalı yünlü yarasa ele geçirilmiş. Bu hayvanları yakalayıp öldürüyor, sonra da doldurup satıyorlar.
Bir de yarasalar uçan hayvanlar olsa da memelidir. Dolayısıyla memeliler, kuşlar kadar hızlı üreyemez; üreme döngüleri daha yavaştır. Bu nedenle yoğun avlanma yüzünden bu türün nesli ciddi biçimde tehlikeye girmiş durumda. Yani artık tehlike altındaki türler arasına girmeye başlamış. Görünüşe bakılırsa da bunun önüne geçmek pek mümkün olmuyor. Sebep ise oldukça tuhaf: Cadılar Bayramı’nda korkutucu bir yarasa hediye etmek. Nasıl?
Ö.M.: Mükemmel.
Ü.Ş.: Fiyatı da bu arada oldukça ucuz yani öyle pahalı bir şey de değil. Yaklaşık 10 ile 35 dolar arasında değişiyormuş, neredeyse sudan ucuz denebilir.
Ö.M.: Hayvanların türünü tüketmek için gayet iyi bir fırsat.
Ü.Ş.: İnanılır gibi bir şey değil gerçekten. Özellikle bu turuncu olanlar, boyalı yünlü yarasa; bütün yarasa türleri içinde herhalde en göz alıcı olanlardan biri. Zaten bu kadar talep olmasının nedeni de bu. Satılan tüm yarasaların üçte birinin tek bir türden oluştuğu söyleniyor. Kim bilir kaç farklı yarasa türü var ama talep, “güzel” oldukları için — tırnak içinde söylüyorum — daha yüksekmiş.
Bir yandan da geçen haftalarda hayvanat bahçelerine kapatılan yani adeta hayvan hapishanelerine konan sevimli maymunlardan, bebek maymunlardan bahsetmiştik. Hani turuncu bir orangutana sarılan… Şimdi adını hatırlayamadım, maymunun bir ismi de vardı.
Ö.M.: Orangutan mıydı, şempanze miydi?
Ü.Ş.: Yok yok, maymundu galiba; maymun diye hatırlıyorum. Peach’ti galiba ya da öyle bir ismi vardı, tam emin değilim. Neyse… Onun hikâyelerini de sanki çok güzel bir hikâyeymiş gibi, esir edilmiş hayvanların hikâyelerini dinliyorduk. Şimdi de bu çok güzel turuncu yarasanın fotoğrafları etrafta dolaşmaya başlayabilir: “Çok güzelmiş, biz de bir tane duvara asalım” şeklinde.

Evet, böyle biraz iç karartıcı bir giriş yaptım ama zaten sonraki haberlerimiz de pek iç açıcı değil çünkü İran’a yönelik saldırı yani İsrail ve ABD'nin saldırısı, bir yandan büyük bir insani kriz ve siyasi felaket yaratırken, diğer yandan ciddi bir çevre krizine de yol açmaya başladı.
Tahran çevresi yanmaya devam ediyor. Anladığım kadarıyla — bugünkü son duruma bakmadım ama — üç gündür Tahran’ın güneyindeki ve kuzeyindeki Şahran ve Şahre petrol ve gaz depolama tesisleri yanıyordu, Pazartesi gününden beri yanıyor. Özellikle İsrail uçaklarının bombardımanından sonra bu tesislerde büyük yangınlar çıktı. Zaten Tahran’ın içinde günlerdir güneş görünmüyordu; önceki gün paylaşılan fotoğraflar tamamen simsiyah bir gökyüzünü gösteriyordu ve bir de üstüne yağmur yağmış.
Ö.M.: Zehirli yağmur üstelik de.
Ü.Ş.: Tabii, yani düşünün; havada, yanan tesislerden, petrol ve gaz depolama alanlarından çıkan kükürt, azot bileşikleri ve çeşitli hidrokarbonların bulunduğu yoğun bir kirlilik var. Buna bir de bol miktarda katran ve kurum gibi parçacıklar ekleniyor. Bütün bunların yağmurla birleşip insanların üzerine yağdığını düşünün. Gerçekten çok büyük bir felaket.
Ö.M.: Bill McKibben da bununla ilgili kendi blogunda, Substack’te bir yazı yazmış. Yazının başlığı da “Tahran’ın üzerinde karanlık ve öldürücü bir bulut" şeklinde. The New York Times’ta da ve The Guardian’da da ayrıntılar vardı. Biz de hatta bunu günün sözü yapmıştık. “Maalesef fırsatını bulduk” diyeceğiz ama buna fırsat denemez; çok ağır bir durumla karşı karşıyalar. İran’da bunun tam anlamıyla bir çevre krizi olduğunu belirtmek lazım.
Senin sözünü ettiğin, Tahran başta olmak üzere yanıp yıkılan, kuruma ve zehre boğulan yer — Rey deposu diye bahsediliyor Günün Sözü'nde de. Takma adıyla konuşan bir İranlı kadın, şehri terk etmeden önce The Guardian’a bir demeç vermişti. “Deponun hâlâ yandığına inanamayacaksınız. İki gün oldu,” diyor. “Bu manyakça bir durumdu. Çünkü gece gündüze dönmüştü; gündüz ise yeni ay gecesine benziyordu. Yani kapkaranlıktı, tıpkı geleceğimiz gibi. Ayrılırken gökyüzünde tek bir kuş olmadığını fark ettim,” diye devam ediyor. “Hani ne derler biliyor musun? Kuşlar seni terk ettiğinde gerçekten tek başına kalmışsın demektir. Bu şehirde o kadar çok kedimiz var ki… Saldırılar sürerse bundan sonra burayı kim yönetirse yönetsin, kedilerden oluşan bir demokrasiye hükmedecek demektir. Ama unutma, kedilerin bile sadece dokuz canı vardır.” Tam anlamıyla bir krizden bahsediyoruz: İran’da yaşanan bir çevre krizinden.
Ü.Ş.: Hem de sadece İran’da da değil aslında çünkü İran da misilleme saldırılarını sürdürmeye devam ediyor. Örneğin yine Pazartesi günü Bahreyn’de devlet şirketi Bapco Energies’in bir petrol rafinerisine İran tarafından saldırı düzenlendi. Ardından yine İran’ın gönderdiği insansız hava araçlarıyla Suudi Arabistan’daki Şeybe petrol sahası hedef alındı.Bunun dışında Katar’da, yine Suudi Arabistan’daki Ras Tanura rafinerisine, Umman’a, Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki yakıt depolama tesislerine ve Basra Körfezi’ndeki çok sayıda tankere insansız hava araçlarıyla saldırılar düzenlendi.

Bunları görünce benim aklıma şu geldi: Ömer abi, sen hatırlarsın; 1991’deki ilk Körfez Savaşı sırasında bir karabatak fotoğrafı çok meşhur olmuştu.
Ö.M.: Evet, petrole batmış bir karabatak…
Ü.Ş.: Irak’ta bombalanan bir petrol tesisinden yayılan petrol denizin üzerinde, Körfez’de bir tabaka oluşturmuştu ve o tabakaya batıp çıkan kuşların, karabatakların fotoğrafları çevre hareketleri tarihinde de çok yer alır; büyük petrol felaketlerinin simgelerinden biri olarak. Şimdi ise sanki o zaman yaşananlar daha küçük kalmış gibi görünüyor yani şu anda İran’da ve bütün Körfez çevresinde, fosil yakıtlar üzerinden yürüyen büyük bir savaşın ortasında olduğumuzu söylemek mümkün.
Ö.M.: Asit yağmuru, nefes alamayan bir şehir…
Ü.Ş.: Bu tür ayrıntıların verildiği, ürkütücü ama iyi yazılmış haberler de vardı. Örneğin Drop Site News’te, takma ad kullandığı anlaşılan İranlı bir yazar — Arie Farahman — çok ayrıntılı bir yazı kaleme almış. Yazıda şehirlerin nefes alamaz hâle geldiği, zehirli asit yağmurlarının devam ettiği anlatılıyor. Ama etkiler sadece İran’la sınırlı değil. Senin de dediğin gibi, Tahran’daki petrol depolarının yanmasının ardından doğuya doğru, Afganistan’a, Çin’e ve Rusya’ya kadar ilerleyen etkilerden söz ediliyor. Sadece küresel ölçekte yayılan bir kirlilik değil; her yere kurum çöküyor ve yüksek tepelerde bile adeta kurum yağmurları görülüyor.
Bir yandan da su kaynakları kirlenmeye başlamış durumda doğal olarak. Zaten Tahran’da ciddi bir su sıkıntısı vardı.
Ö.M.: Buzulları da erittiklerini söylüyorlar yani gerçekten çok acayip. Savaş alanının çok ötesine geçen bir krizden bahsediyoruz. Ekosistemler, yaban hayatı ve kamu sağlığı üzerindeki etkilerin daha yeni yeni anlaşılmaya başlandığını söylüyorlar ama süreç böyle devam ediyor.
Ü.Ş.: Haberlere bakarsanız tek konuşulan şey, petrol fiyatlarının artıp artmayacağı. Bu tabii önemli çünkü herhalde Trump üzerinde ve İsrail üzerinde ancak böyle bir baskı oluşabileceği düşünülüyor — petrol fiyatlarının artmasından rahatsız olmaları üzerinden.

Birleşik haberlerde özellikle Asya ülkelerinden söz ediliyor. Japonya ve Kore gibi ülkeler büyük ölçüde Körfez’den yani Hürmüz Boğazı’ndan geçerek gelen tankerlerle taşınan petrole bağımlı. Örneğin, Japonya’da bu bölgeden gelen petrolün toplam tüketimdeki payının yaklaşık %70 olduğu söyleniyor. Dolayısıyla buradan gelen petrolün azalması hâlinde orada da bir enerji krizinin başlaması ihtimalinden bahsediliyor.
Bir de 350’nin yaptığı bir açıklama var; belki ona da bakmak lazım. 350, ABD’de fosil yakıt şirketlerinin petrol fiyatlarının artmasından ekstra kâr elde etmeye başladığını; bütün bedelin ise insanlar yani yurttaşlar — özellikle yoksullar ve orta sınıf — tarafından ödendiğini söylüyor. Buna karşılık kâr yine petrol şirketlerinin cebine giriyor. Üstelik fiyatları düşürmek amacıyla vergilerin azaltılması gibi uygulamalar da devreye sokulmuş. Bunun üzerine 350, G7 ülkelerine bir çağrı yapmış. Fransa’nın öncülüğünde dile getirilen bu çağrıda, petrol şirketlerinin artan kârlarına — adeta piyangodan çıkmış gibi oluşan bu olağanüstü kazançlara — ek vergi konması gerektiği söyleniyor. Tabii dünyada bunu yapabilecek bir hükümet olup olmadığı tartışılır ama bunların konuşulması bile son derece önemli.
Pek çok yerde artık insanlar fosil yakıtlara dayalı bir ekonomik sistemin ne kadar kırılgan olduğunu söylüyor ama bence bunun ne kadar tehlikeli olduğunu da daha iyi anlamaya başladılar. Körfez Savaşı’nda ya da Irak Savaşı’nda bu belki yeterince anlaşılmamıştı ama şu anda İran’da bütün olay fosil yakıt ticareti etrafında döndüğü için insanlar bunu daha iyi fark ediyor olabilir - tabii bunda biraz iyimser de olabilirim.
Ö.M.: Evet, çok tecrübeli bir gazeteciyle yapılmış ayrıntılı bir mülakat vardı: Amy Goodman’ın yaptığı ve Antonia Juhasz ile gerçekleştirilen bir söyleşi. Bu mülakatta Juhasz, petrol fiyatlarındaki dalgalanmalar ve yükselişler sırasında bazı aktörlerin çok kısa sürede büyük kârlar elde ettiğini, buna karşılık bunun korkunç sonuçlarının ise başkaları tarafından ödendiğini söylüyor. Ona göre bu durum, dünya düzeninin ne kadar kırılgan bir zeminde durduğunu gösteren en açık örneklerden biri çünkü küresel sistem büyük ölçüde fosil yakıtlara dayalı bir yaşam biçimine göre kurulmuş durumda. Bu da aslında dünyanın ne kadar tehlikeli ve çatlak bir zemine dayandığını ortaya koyuyor. Irak’tan İran’a, oradan Venezuela’ya kadar uzanan bu fosil yakıt egemenliğinin giderek daha büyük bir sorun hâline geleceğini anlatıyor.
Antonia Juhasz, ayrıca şunu da vurguluyor: Irak’tan sonra İran’ın da uzun zamandır savaş gündeminde olduğunu ve bu enerji-jeopolitiği tartışmasının yeni olmadığını söylüyor. Aynı zamanda askeri operasyonların çok büyük bir iklim faturası çıkaracağını yani muazzam bir iklim zararına yol açacağını belirtiyor ancak bu iklim maliyetinin neredeyse hiç konuşulmadığını, savaşın çevresel ve iklimsel etkilerinin tartışmanın dışında bırakıldığını da özellikle vurguluyor.
Ü.Ş.: Yani tabii politikacılar ve yetkililer, bunun üzerinden şöyle bir yorum yapacaklarına — “Evet, fosil yakıtlara olan bağımlılığımızı azaltmalıyız ve en kısa zamanda, hızlandırarak artık yenilenebilir enerjiye dayalı bir sistem kurmalıyız” diyeceklerine — herkesin tahmin edebileceği gibi, yine buradan da birilerine para kazandırmak ve ölmekte olan başka bir tehlikeli sanayiyi, başka bir endüstriyi güçlendirmek üzere ortaya çıkıyorlar. Ursula von der Leyen’den bahsediyorum, Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı.
Dün Ursula von der Leyen, Paris’te düzenlenen nükleer enerji zirvesinin açılışında bir konuşma yapmış. Paris’te olması da ayrıca manidar tabii. Demiş ki, "Nükleer enerjiden çıkış Avrupa için stratejik bir hataydı". Gerekçesi de şu: Avrupa’da elektrik fiyatları yapısal olarak çok yüksekmiş. Öyle söylüyor ama bundan sonra elektriğin kullanımı daha da artacakmış; hem endüstriyel rekabet açısından daha önemli hâle gelecek, hem de robotik teknolojiler, yapay zekâ gibi alanlar elektriğe duyulan ihtiyacı artıracakmış. Bunun da ucuz olması gerekiyormuş. Tırnak içinde söylemiyorum; gerçekten öyle olacağına inanıyor herhalde.
Bu ucuz ve bol elektriğin ise ancak nükleerle üretilebileceğini söylemiş. İnsan, biri nasıl bu kadar kolay yalan söyleyebilir diye düşünüyor ama işte, bir politikacı tabii.
Ö.M.: Evet, politikacılar zaten silah tacirleri, petrol tacirleri ve bir de nükleer tacirleriyle birlikte hareket eden kişiler gibi görünüyor çoğu zaman. Bu düzenin adeta üç kazananı var yalnızca.

Ü.Ş.: Evet, Avrupa için nükleeri de “yerli” olarak görmüş. Neresi yerli, o da ayrı bir soru işareti. Belki Fransa için yerli sayılabilir. Onlar herhalde Fransa’yı Avrupa ölçeğinde düşünüyorlar çünkü şu anda Avrupa’da Fransa dışında nükleer teknoloji üreten bir ülke kalmadı. Dolayısıyla bu zirvenin neden Paris’te yapıldığı da belli; anlaşılan Fransa bundan sonra herkese nükleer santral satacak.
Şimdi biliyorsunuz bir yandan da nükleer silahlar yani atom başlıkları Avrupa’nın çeşitli ülkelerine yerleştirilmeye başlanacak. Bir yandan nükleer santraller, bir yandan nükleer başlıklı füzeler… Her zamanki gibi el ele gidiyorlar.
Ursula Von der Leyen, konuşmasında şöyle demiş: "1990’da nükleer enerji Avrupa’nın elektriğinin üçte birini sağlarken, bugün bu oran sadece %15". Bunun bir tercih olduğunu söylemiş ve bunun stratejik bir hata olduğunu savunmuş. Burada dolaylı olarak Yeşiller’e de gönderme yapıyor tabii. Ayrıca küçük modüler reaktörlerin de bulunduğu yeni bir sisteme hızlı biçimde geçilmesi gerektiğini söylemiş. Bunun için de 200 milyon euroluk bir garanti programından söz etmiş. Ama açıkçası 200 milyon euro nükleer endüstrinin dişinin kovuğuna bile gitmez; bir nükleer proje için son derece küçük bir rakam.
Bununla ilgili İklim Masası'nda önemli bir yazı vardı. Yazının yazarı M. V. Ramana; kendisi Kanada’daki British Columbia Üniversitesi’nde öğretim üyesi. Aslında fizikçi kökenli, daha sonra siyaset bilimine geçmiş ve bugün siyaset bilimi profesörü olarak çalışıyor. Yıllardır nükleer endüstrinin geleceğine ilişkin raporlar hazırlayan ekiplerde de yer alan bir isim.
M. V. Ramana, nükleer enerjinin iklim krizine çözüm olarak sunulmasının gerçekçi olmadığını söylüyor ve bunu birkaç temel nedenle açıklıyor: Birincisi, nükleer kazaları tamamen dışlamak mümkün değildir çünkü kazalar sadece insan hatasından kaynaklanmaz; her seferinde farklı, beklenmedik nedenler ortaya çıkabilir. Birinde tsunami olur, birinde teknik arıza, birinde insan hatası… Ama sonuçta reaktör sisteminin içinde bir şey ters gittiğinde etkiler çok hızlı biçimde tüm sisteme yayılabilir.
İkinci olarak radyoaktif atık sorununun çözülebilmiş olmadığını vurguluyor. Buna ilginç bir örnek veriyor: ABD’nin New Mexico eyaletinde, radyoaktif atıkları depolamak için 10 bin yıl güvenli olacağı iddiasıyla bir tesis kurulmuş ancak bu tesiste açıldıktan sadece 20 yıl sonra bir patlama meydana gelmiş. Yani 10 bin yıllık güvenlik iddiasıyla kurulan bir tesiste 20 yıl içinde bir kaza yaşanmış. 10 bin yıllık bir zaman ölçeğinden söz ederken bunun ne kadar büyük bir risk olduğunu düşünmek bile yeterli.
Bir diğer mesele de plütonyum üretimi. Özellikle Kanada’nın CANDU tipi reaktörlerinde plütonyum üretimi daha kolay. Türkiye’nin de bu teknolojiye ilgi gösterdiği konuşuluyor. Bu tür reaktörlerden elde edilen plütonyumun nükleer silah üretiminde kullanılabileceği de uzun süredir tartışılan bir konu.
M. V. Ramana’nın vardığı sonuç ise şu: Nükleer enerji iklim krizine çözüm olamaz. Çünkü iki temel soruya cevap vermek gerekir: Maliyeti nedir ve ne kadar sürede devreye alınabilir? Nükleer enerji her iki konuda da başarısızdır; hem çok pahalıdır, hem de devreye alınması çok uzun zaman alır. Buna rağmen bütün bu gerçekler çoğu zaman görmezden geliniyor.
Ö.M.: Bu arada ben de ufak bir ekleme yapayım, izninle. Yunanistan’da da Yunanistan Başbakanı Kyriakos Mitsotakis konuşmuş.
Ü.Ş.: O da mı nükleer istiyormuş?
Ö.M.: Enerji meselesi tabii. Ben de heyecana geldim, hemen sana ekleme olarak koyayım dedim.
Ü.Ş.: Bir müjde de benden diyorsun yani Ömer Abi.
Ö.M.: Evet, bir müjde de benden. Paris’te düzenlenen ikinci nükleer enerji zirvesinde - galiba 41 ülke katıldı - Yunanistan Başbakanı Kyriakos Mitsotakis de konuşmuş. “Yunanistan yeni bir sayfa açıyor,” demiş.
İlk kez nükleer enerjinin, özellikle de küçük modüler reaktörlerin - yani SMR denilen reaktörlerin - Yunanistan’ın enerji karışımında önemli bir rol oynayıp oynamayacağına bakacaklarını söylemiş ama anlaşılan o ki küçük modüler reaktörlere yönelmeyi planlıyorlar.
Ü.Ş.: Allah akıl fikir versin. Ama bu arada ben bir şeyi de görmüştüm; şimdi kaynağı önümde yok ama Fransa’nın nükleer başlıklı füzeler yerleştirmeyi düşündüğü ülkelerden birinin de Yunanistan olduğu söyleniyordu. Herhalde ne kadar doğuya yakın olursa o kadar iyi diye düşünülüyor ya da Rusya’ya yakın olursa… Espri gibi söylüyorum ama galiba biraz da öyle oluyor.
Sanki Fransa “size bir füze, yanına da bir santral” gibi bir paketle ülkelere gidiyor: Hem nükleer santral, hem de nükleer başlıklı füze çünkü Yunanistan’da nükleer enerji yok. Böyle bir kampanya başlatılmış gibi görünüyor. Gerçekten çok tehlikeli bir tablo.
Macron’un daha önce, hatırlayanlar olacaktır, Bakü’deki COP’ta — galiba COP29’daydı, iki sene önce — Fransa’nın öncülüğünde nükleer enerji kapasitesini üç katına çıkarma yönünde bir bildiri yayımlanmıştı ve bazı ülkeler buna imza atmıştı. Türkiye de tabii koşa koşa imza veren ülkelerden biriydi. Giderek bu mesele daha zor ve tehlikeli bir hâl alıyor. COP31 için de bunu not etmekte fayda var; bu konu bu yıl tekrar karşımıza çıkabilir.
Evet, programımızı yine bir anmayla bitireceğiz maalesef. Amerikan protest müziğinin ve saykodelik müziğin en önemli isimlerinden biri olan Country Joe McDonald 7 Mart’ta yani üç dört gün önce hayatını kaybetti. 1942 doğumluydu ve 68 kuşağının en önemli müzisyenlerinden biriydi. Vietnam Savaşı’na karşı yazdığı çok meşhur bir şarkısı var. Orijinal adı “I Feel Like I’m Fixin’ to Die Rag.” Özellikle Woodstock’ta söylediği versiyonuyla çok bilinir. Biz de şimdi hem bir savaş karşıtı şarkı olarak, hem de Country Joe McDonald’ı anmak için bu parçayı çalalım.
Ö.M.: Anmak için, evet, "Vietnam Song". Binlerce, on binlerce kişinin de katıldığı, eşlik ettiği bir performanstı.
Ü.Ş.: Evet, bir konser kaydından. Woodstock’tan, Country Joe McDonald’dan "Vietnam Song" ile bitiriyoruz. Gelecek hafta görüşmek üzere hoşçakalın.
Ö.M.: Hoşça kalın.


