Kapitalizm: Fosil yakıta dayalı bir intihar modeli

-
Aa
+
a
a
a

Sermayenin Ötesi’nde Haluk Levent, küresel enerji düzenini “petrol uygarlığı” ve petrodolar ekseninde değerlendirerek, güneş enerjisinin yükselişiyle bu yapının çözülme sürecine girdiğini; Kolombiya’daki toplantıdan yansıyan “bağımlılıktan çıkış” ve alternatif ekonomi arayışlarını ele alıyor.

""
Sermayenin Ötesinde: 30 Nisan 2026
 

Sermayenin Ötesinde: 30 Nisan 2026

podcast servisi: iTunes / RSS

Ömer Madra: Günaydın Haluk, merhabalar.

Haluk Levent: Günaydın.

Özdeş Özbay: Günaydın.

H.L.: Nasılsınız? İyi olduğunuzu umuyorum - tabii ne kadar iyi olabilirsek.

Ö.M.: Evet, Sermayenin Ötesinde durumunu da ilgilendirecek çok sayıda haber ve gelişme de oluyor. Ama bakalım nasıl özetleyeceğiz? Senden alalım haberleri.

H.L.: Ben aslında bugün — tabii bu gelişmeleri yakından takip etmemiz gerekiyor ama — biraz başka bir konu üzerinde durmayı planlamıştım. Dün Açık Yeşil’i izleyince Ümit’le birlikte Kolombiya’daki toplantı üzerine konuşalım istedim ama öncesinde bir şey konusunda uyarmak istiyorum. Gerçi Özdeş’e de mesaj atmıştım ama… Trump’ın yaptığı şu ileri geri vitesler var ya — bir öyle diyor, bir böyle diyor, bilmem ne falan — ona “kuantum uluslararası ilişkiler” diyorlarmış. 

Ö.Ö.: Bence bazı bilim insanları da gerçekten zorluyor. 

H.L.: Muhtemelen bu ismi kendileri koyuyorlar tabii. 

Ö.M.: Kendileri takmıştır tabii canım.

H.L.: Bunu iddia edeceğini düşünmüyorum ama Wikipedia’da da yeri var.

Ö.Ö.: Hayır yani Trump kendi takmamıştır; kendisinin bu kadar bilinçli, stratejik bir şey yaptığını zannetmiyorum. Sosyal bilimciler bir şeyler getirmeye çalışıyor; “Yok canım, bu kadar da deli olamaz” diye bir açıklama arıyorlar. Şüphesiz tabii Trump’ın da bir tarafı var yani bütün bu çılgınlığın bir şekilde toplumsal destek buluyor olmasının teorik birtakım açıklamaları, kendi stratejisi var. Ama tutarsızlıkları da muazzam yani.

H.L.: İşte bir öyle bir böyle konuşmasının, belirsizlik yaratmak istediği için olduğu söyleniyor efendim. Ondan sonra bu belirsizlik tabii bahis ortamını kamçılıyor, hatta şahlandırıyor. Bir yandan da hem barış var, hem savaş var deniyor. Dolayısıyla, çok da böyle Schrödinger’ın kedisi gibi ama aslında yanlış yorumlanmış bir Schrödinger’ın kedisi yaklaşımı.  

Şimdi aslında bu toplantı çok önemli; altını ne kadar çizsek azdır dememiz lazım. Sizin sayenizde yakından takip edebiliyoruz. Özellikle Ümit’in orada olması çok önemli bir avantaj yarattı. Ümit’in bahsettiği iki konuşma vardı ve Açık Yeşil programında detaylı bir şekilde anlattı Ümit.

Ö.M.: Tamamını da zaten internet sayfamıza koyuyoruz.



H.L.: Evet. María Susana Muhamad’in ve arkasından — şimdi ismini unuttum — ikinci konuşmacının konuşmasında, aslında bu programda bir kez değinmeye çalışmıştım, Timothy Mitchell’ın kitabı çerçevesinde bunun bir uygarlık meselesi olduğu yani bir petrol uygarlığından ve "petrodolar"ın da bu uygarlığın mihenk taşını oluşturmaya başladığından bahsedildi. Tabii “petrol uygarlığı” diye bir kavramsal gelişme, bir kavramsal set etrafında Timothy Mitchell bu meseleyi inceliyordu. Bütün bu kolonyal ilişkileri, antidemokratik devletleri ve bunların kurumsallaşmasını, 20. yüzyılın başlarından itibaren ele alarak inceliyordu.

Ama 1970’li yıllardan itibaren petrol meselesi özel bir önem kazandı tabii ve dünya ekonomisinin genişlemesiyle birlikte bunun yıkıcı sonuçlarıyla sık sık karşı karşıya kaldık. Bunun irrasyonel bir seviyeye ulaşması ise gerçekten çarpıcı; verilen bir rakama göre, çıkarılan petrolün oradan oraya taşınması için yine çıkarılan petrolün yarıya yakınının harcanması söz konusu. Yani tam anlamıyla “bullshit economics” diye adlandırabileceğimiz bir durum.

Ö.Ö.: Bunun bir başka ilginç versiyonunu ben Su Hakkı kampanyasındayken kullanırdım. Türkiye’nin dünyaya — 34 ülkeye — su ihraç edip, ambalajlanmış suyu; hani Uludağ’ın zirvelerinde toplanmış suyu 54 ülkeden de ithal etmesi gibi… Yani böyle bir durum. Ve buna serbest piyasa deniyor, bunun da rasyonel olduğu söyleniyor.

H.L.: Evet, iddia ediliyor. Yani şimdi bunun nesi rasyonel Allah aşkına? Sonuç itibarıyla — hani biz bir degrowth’tan bahsediyoruz ya — bu tür tırışkadan ekonomik faaliyetleri dışarıda bırakacak olursak zaten epeyce bir tasarruf mümkün. Çünkü tırışkadan işler, David Graeber’ın tanımına uyacak olursak, yapılmadığında kimsenin fark etmediği; yapıldığında ise etrafa zarar veren işler olarak sınıflandırılıyor.

Tabii burada kritik nokta gelip güneş meselesine dayanıyor aslında. Bu enerji meselesini eğer bu çerçevede ele alacak olursak, bütün o petrokimya meselesini — şimdilik bir kenara bırakarak söylüyorum — burada gerçekten çok ciddi bir çözüm imkânı var. YouTube’da bu konuda epey video birikti; 2026 yılına ilişkin çok ilginç gelişmelerden, yeni ürünlerden bahsediliyor.

Şunu da hemen söyleyeyim: Türkiye’de çok önemli bir ihracat potansiyeline sahip, hatta halihazırda ihracat da yapan panel üreticileri var ve dünya standartlarında üretim yapıyorlar. Üstelik bunların önemli bir kısmı ciddi bir teşvik de almıyor.

Ö.M.: Güneş paneli değil mi?

H.L.: Evet. YouTube videolarında bir kanal var; o kanalın kurucusu Kerem Çilli. Bu kişi fuarları da yakından takip ediyor. Onun çok sayıda kısa videosu var; izleyicilerimiz için bunu söyleyeyim.

Orada mesela esnek güneş panellerinden bahsediyor — yeni çıkan bir teknoloji. Bir esnek güneş paneliyle aylık 6 bin lira civarında elektrik faturasında indirim ya da yaklaşık 6 bin liralık elektrik üretiminin mümkün olabileceğini söylüyor; hatta bunun ölçümlerini de paylaşıyor. 200 watt mı, 500 watt mı tam hatırlamıyorum ama bu aralıkta bir panelden söz ediyor. Nisan ayında bile %80’ler seviyesinde verim alınabildiğini belirtiyor.

30 yıl garantiyle üretim yapan firmalar var; 30 yılın sonunda verimliliğin %80’e düşmesi halinde değişim gibi şartlar söz konusu. Hatta yapılan ölçümlere göre 30 yıl sonunda verimin %87 civarında kaldığı ifade ediliyor.

Dolayısıyla aslında Kolombiya’da çizilen çerçeve son derece gerçekçi ve uygulanabilir görünüyor. Bu yüzden de toplantının, hükümetler arası uzun müzakere süreçlerinden ziyade, bu işi yapmaya hazır olanlarla doğrudan yola çıkmayı hedeflemesi ayrıca önemli. En azından yaklaşık 50 ülke vardı; bunların 15–20 tanesi hemen harekete geçmeye hazır ülkeler olarak öne çıkıyor.

Ö.M.: 54 ülke vardı, evet.

H.L.: 54 ülke. Bunların hepsi olmasa bile bir kısmı harekete geçmeye hazır olsa bile piyasanın giderek küçüleceğini ve bunun da bir sarmal etki yaratacağını düşünebiliriz. Dolayısıyla bu açıdan da son derece önemli.

Şimdi bir de metin yayınlanmış; şöyle bir göz atma imkânım oldu: Santa Marta Action Report yani “Hareket Planı” ya da sentez raporu diyebiliriz adına.

Burada üç başlıktan bahsedebiliriz: Birincisi, ekonomik bağımlılığı ortadan kaldırmak çünkü o iki konuşmada da çok net bir şekilde ortaya konulduğu gibi — Ümit’in aktardığı çerçevede — bu aynı zamanda kolonyal bir bağımlılık ilişkisi yani bugün aslında gereksizleşmiş bir üretimin sürdürülmesi, bir kolonyal toplumsal ilişkinin de sürdürülmesi anlamına geliyor. Dolayısıyla buradan çıkış, bu ilişkinin parçalanması anlamına da gelecektir.

Şöyle düşünelim: Verilen örneklerden biri de şu; %12’lik bir faizle enerji ithalatı yapmak zorunda bırakılıyoruz. Bu borcu verenler ise %3–4 gibi maliyetlerle fonlanıyor yani sadece finansman üzerinden bile güneyden kuzeye yaklaşık %8’lik bir servet transferi gerçekleşiyor. Ama o “kuzey” de aslında kuzey değil; en zengin %1. Takers Not Makers raporunda da bu borç sarmalı üzerinden nasıl büyük bir servet aktarımı olduğu ortaya konuyordu.

Türkiye örneğinden gidecek olursak; cari açığımızın önemli bir kısmı enerji ithalatından kaynaklanıyor. Yaklaşık 50 milyar dolarlık bir enerji ithalatımız var ve cari açık da 30–50 milyar dolar arasında değişiyor. Şimdi, panellerin yerli üretimi de olduğunu ve kapasitenin teşviklerle artırılabileceğini düşünürsek ki bu videolarda da görülebilir, gerçekten çok ciddi bir potansiyel var.

Mesela panel teknolojisinde arka yüz (bifacial) kavramı var artık. Yani sadece ön yüzden değil, arka yüzeyden yansıyan ışıkla da elektrik üretilebiliyor. Esnek paneller balkonlara takılabiliyor; son derece pratik. Bir priz üzerinden, mikroinverter kullanarak birkaç panelle evin elektrik ihtiyacının bir kısmını karşılamak mümkün hale gelmiş durumda. Düz yüzey şartı da yok; yuvarlak yüzeylere bile uygulanabiliyor. Dolayısıyla bu son derece güçlü bir imkân sunuyor: Birincisi, enerji ithalatını azaltarak yaklaşık 50 milyar dolarlık bir yükten ve bunun finansman maliyetinden kurtulmak mümkün. İkincisi ise bu alanın planlı şekilde teşvik edilmesiyle içeride katma değer üretimi ve istihdam yaratılması sağlanabilir. Bu da ekonomide “geriye bağ etkisi” dediğimiz şekilde diğer sektörleri de harekete geçirir.

Ama tam bu noktada, bu yola girmek yerine toprağı tahrip eden, havayı kirleten, tarımsal verimliliği düşüren projelere yönelinmesi büyük bir çelişki. Özellikle Food and Agriculture Organization raporlarında da vurgulanan gıda krizi riski bu kadar artmışken, bu tür politikalar enerji ihtiyacını karşılamaktan çok, küçük bir azınlığa büyük bir servet aktarımı anlamına geliyor. Yani hem yurt içinde, hem yurt dışında dar bir kesimin kazandığı, geniş kitlelerin ise maliyetini üstlendiği bir yapı söz konusu.

Ö.Ö.: Bir de tabii devletler açısından — yani Enerji Bakanı’nın açıklamalarına bakılacak olursa — bir tür militarist, emperyal hedef güdüldüğü de ortada. İsim isim ülkeler var: Somali açıklarında aramalar, Libya ile, Suriye ile yürütülen süreçler, Kıbrıs çevresi, Ege…

Bütün bunlar olurken, Türkiye gibi rüzgâr ve güneş enerjisi potansiyeli bu kadar yüksek olan bir ülkede, aslında büyük bir iklim istihdamı seferberliğiyle yüz binlerce kişiye iş yaratmak mümkün. Hanelerden başlayarak güneş paneli üretimi, yalıtım gibi alanlarda geniş bir dönüşüm sağlanabilir. Bu alana dair ise yeterli bir yönelim görünmüyor. Oysa böyle bir modelle büyük ölçüde kendi kendine yeten bir ülke haline gelmek mümkün.

Ama bu yaklaşım, bir “emperyal proje” üretmez; daha çok kendi kendine yeten bir yapı ortaya çıkarır. Buna karşılık Somali’de sondaj gemisi göndermek, onun güvenliği için askerî üsler kurmak gibi adımlar süreci bambaşka bir yere taşıyor. Türkiye’nin kendisini stratejik bir “geçiş ülkesi” olarak tanımlaması da bu çerçevede önemli; enerji hatlarının buradan geçmesini istemesi, bu geçiş konumundan doğan avantajları kullanma arzusuyla bağlantılı.



Ö.M.: Ben de şunu ilave edeyim, pardon sözünü keseceğim ama: Kolombiya Cumhurbaşkanı Gustavo Petro da 57 ülkenin katıldığı bu toplantıda, kapitalizmi “fosil yakıta dayalı bir intihar modeli” olarak nitelendiriyor. Bunun hem savaşa, hem de faşizme gittiğini ve başka bir yere varamayacağını çok net bir şekilde ifade eden bir konuşma yapmış.

Jonathan Watts ve Fiona Harvey de süreci yakından takip ediyorlardı. Her ikisinin de Kolombiya’nın Santa Marta kentinden, The Guardian’da 29 Nisan tarihli yazılarında, dünyanın adeta bir “intihar moduna” geçtiği; kapitalizmin bu haliyle savaşa, faşizme ve potansiyel olarak insanlığın yok oluşuna sürüklenen bir yola girdiği açıkça ifade ediliyor. Gerçekten de oldukça kaygı verici bir tablo ortaya konuyor.

H.L.: Yani bizim şimdi Kavanozdaki Yıldız’da açtığımız bir dosya var; birkaç hafta onu konuşacağız. Onun temel makalelerinden biri de bu faşizm tehlikesinin nasıl yaygınlaştığını ele alıyor. Viyana Üniversitesi’nde bir felsefe profesörü tarafından yazılmış bir makale bu; “teknofaşizm” üzerine. Klasik faşizmle bugün karşı karşıya olduğumuz durumu karşılaştıran tablolarla son derece iyi özetlenmiş.

Gerçekten çok ciddi bir küresel faşizm tehdidi altındayız. Bu açıdan bakınca, iklim mücadelesiyle ülkelerdeki siyasi mücadelelerin hepsi aslında tek bir büyük mücadelede birleşmiş durumda. Dolayısıyla bu “intihardan kaçış”, aynı zamanda faşizme karşı mücadeleyi kazanmak anlamına da geliyor. Bu, kapitalizmin bu “intihar modu”ndan, yarattığı sefaletten çıkış anlamına geliyor. Eğer buradan çıkmayı başaramazsak, gideceğimiz başka bir yol da kalmıyor.

Ö.M.: Peki, bize yollarsan çok iyi olur. Bu Avusturyalı profesörün yazısını bilmiyoruz ama umarız erişim engeli gelmez.

H.L.: Ama onu da yanlış yorumluyorsunuz. Bakın Sayın Kapsan, aslında internette bu mahremiyet meselesi son derece önemlidir. Mahremiyetin önemli unsurlarından biri de unutulma hakkıdır.

Ö.Ö.: Vallahi unutmak istediğimiz o kadar çok insan var ki aslında ve bir de kendisi unutulmak istenenler var.

H.L.: O unutulma hakkı için savaş yürüyor. 

Ö.M.: Haberlerde unutulma hakkına girer mi? Bu hayat espri, kötü bir espri. Çok acayip bir durumdayız yani.

H.L.: Şimdi bu Kolombiya’daki toplantıyı, Açık Yeşil’de anladığım kadarıyla konuşmaya devam edeceksiniz zaten.

Ö.M.: Evet.

H.L.: Ben de belgelere ulaştıkça orada ilgimi çeken noktaları ele alacağım; burada da paylaşmaya çalışacağım. Bu akademik sonuç belgesi yaklaşık 16 sayfa ama henüz tamamını okuma fırsatım olmadı. Ona önümüzdeki hafta buradan devam edebiliriz.

Yalnız bir konunun daha altını çizmek istiyorum, ele almamızı gerektirecek bir konu bu. Tahmin ediyorum ki bir yandan da bu petrodolar etrafında kurulmuş düzenin sürmesi artık pek mümkün görünmüyor. İki nedenden ötürü: Birincisi, petrol rezervleri azalmaya başladı. İkincisi ise güneş enerjisinin yarattığı ciddi tehdit. Bu, mevcut sistem açısından gerçekten çok güçlü bir meydan okuma ve bunun önüne geçmek de pek mümkün değil. Nitekim, bir makalede de altı çizildiği gibi, piyasa dinamikleri de aslında bu dönüşümü dayatıyor. Bunun yerine, acaba yapay zekâ meselesi mi abartılarak öne çıkarılmaya çalışılıyor? Onu da bir soru olarak ortaya bırakalım; ileride konuşuruz.

Ö.M.: Konuşmak üzere. Bize önemli makaleleri de göndermeni rica ederiz. Çok teşekkür ederiz, görüşmek üzere.

Ö.Ö.: Görüşmek üzere.

H.L.: Hoşçakalın.