Marie Gottschalk, Trump’ın yükselişini Amerikan İmparatorluğu’nun, militarize edilmiş polis gücünün ve sermayenin siyaset üzerindeki boğucu hâkimiyetinin oluşturduğu arka plana yerleştirerek, başına tek bir adamın musallat olduğu değil, iliklerine kadar hastalanmış bir ülke portresi çiziyor.
Amerika Birleşik Devletleri, diğer varlıklı Batı ülkeleriyle karşılaştırıldığında yüksek hapis ceza oranları, devasa askerî harcamaları ve giderek düşen yaşam standartlarıyla öne çıkıyor. Profesör Marie Gottschalk, Robert F. Kennedy kitap ödülünü alan yeni kitabı “Crime and No Punishment: Wealth, Power and Violence, in America” (Suç Var, Ceza Yok: Amerika’da Servet, İktidar ve Şiddet)’te, “ülke içindeki devlet şiddeti ile ülke dışındaki emperyal şiddetten oluşan çifte kötülük” arasındaki bağlantıları ortaya koyuyor. Başkan Trump’ın yükselişini, Demokratların fırsatları varken polis şiddetini dizginlemekte ve ekonomik güvencesizliğe çözüm bulmakta başarısız olmalarının bir tezahürü olarak anlatıyor; Amerikan İmparatorluğu’nun kollarının günümüzdeki krizlerin her yanına nasıl nüfuz ettiğini gösteriyor.
Chris Hedges, The Chris Hedges Report’un bu bölümünde Pennsylvania Üniversitesi Profesörü Gottschalk ile bu tarihsel süreci inceliyor. Söyleşiye, devletin toplumun genelinin yaşam süresini kısaltan toplumsal çöküş koşulları yaratmasını ifade eden Friedrich Engels’in “toplumsal cinayet” kavramıyla başlıyorlar. Hedges ve Gottschalk, 20. yüzyılın ortalarında yaşanan sanayisizleşmeye ve oligark sınıfın halkın göstereceği tepkiden duyduğu korkuya, kitlesel hapis cezalarının önünü açan etkenler olarak işaret ediyor. Ayrıca savaştan dönen gazilerin polis teşkilatına alınması ve teşkilatın ihtiyaç fazlası askerî teçhizatla donatılması ile polisliğin giderek militarize edilmesini ele alıyorlar.
2008’de yaşanan Büyük Durgunluk, milyonlarca insanın emeklilik birikimlerini ve evlerini kaybetmesiyle bir başka kritik dönüm noktası oldu. Gottschalk, Obama yönetiminin ekonominin çöküşünden sorumlu kişileri yargılamayı reddederek ve halk maddi sıkıntılarla boğuşurken bankalara milyarlarca dolarlık kurtarma paketi sağlayarak Donald Trump’ın seçilmesinin önünü açtığını belirtiyor. Halkın bu eşitsizliğin farkında olması ve şirketlerle kolluk kuvvetlerinin cezasız bir şekilde suç işlemesine izin verilmesi, Kongreye duyulan güvensizliği giderek artırdı.
Başkan Trump’ın siyasi tabanını oluşturan kırsaldaki topluluklar, eşitsiz toparlanma sürecinden özellikle ağır biçimde etkilendi. Gottschalk, polis şiddeti ve hapis cezalarının kentlerden, beyazların çoğunlukta olduğu kırsal topluluklara doğru kayışını anlatıyor. Kırsal kesimde yaşayanlar, Demokratlar tarafından terk edildiklerini düşünüyor. Hedges ise şöyle açıklıyor: “Trump gibi bir figürün, bir dolandırıcı ve demagogun ortaya çıkmasının nedeni, onun her iki partinin de yarattığı son derece haklı ihanete uğramışlık duygusuna ve öfkeye hitap etmiş olmasıdır. Bir bakıma maskeler düştü ve kitabınızda belgelediğiniz bütün o zehirlerin Trump yönetimi tarafından katbekat güçlendirildiğini görüyoruz.”
Chris Hedges: Marie Gottschalk, “Crime and No Punishment: Wealth, Power, and Violence in America” adlı kitabının “Toplumsal Cinayet” başlıklı ilk bölümünde şöyle yazıyor: “Amerika Birleşik Devletleri olağanüstü ölçüde militarize olmuş, ölümcül ve şiddet dolu bir ülkedir. Ekonomik, siyasi ve askerî gücün giderek daha az elde toplanması, Amerika’yı sağlıklı ve barışçıl toplulukları ayakta tutmak için gerekli yaşamsal kaynaklardan yoksun bırakıyor. Giderek daha fazla insanı, kendilerini bir polis memurunun, hapishane hücresinin, çadırın, askerî personel alım görevlisinin ya da fentanil katılmış ölümcül dozda eroinin beklediği toplumun kıyılarına itiyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde cinayet, silahlı şiddet, intihar, aşırı dozda uyuşturucu kullanımı, hapsetme, trafik kaynaklı ölüm, yoksulluk ve polisin güç kullanım oranları diğer Batı ülkeleriyle karşılaştırıldığında olağanüstü yüksektir.” Şöyle devam ediyor: “Tarihsel bir tersine dönüşle, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki yaşam beklentisi çok daha yoksul ülkelerin gerisine düşerken bu ülkede giderek daha fazla insan evini, sağlığını, geçim kaynağını ve birikimlerini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalıyor. Silah sahibi on milyonlarca Amerikalı, hukuku kendi elleriyle uygulamaya ya da silahlarını kendilerine çevirmeye hazır hâlde, silahlarını doldurmuş bekliyor. Tırmanan siyasi şiddet ise Amerika’daki seçim sistemini ve demokrasiyi ölümcül bir tehlikenin içine sürükledi.”
Amerika Birleşik Devletleri’nin, şiddetin çok çeşitli biçimlerini dizginleme konusunda giderek daha yetersiz ya da isteksiz hâle geldiği uyarısında bulunuyor. Güçlü ekonomik ve siyasi çıkar odakları, ülkedeki daha güçsüz grupları ve bireyleri erken ölüme ve diğer zararlara karşı giderek daha savunmasız bırakıyor; Friedrich Engels’in ‘toplumsal cinayet’ olarak adlandırdığı durum da budur.
Yeni kitabı “Crime and No Punishment: Wealth, Power and Violence, in America”i konuşmak üzere Profesör Marie Gottschalk konuğum oluyor. Kendisi Pennsylvania Üniversitesinde Edmund Cain Seçkin Siyaset Bilimi Profesörü ve “Caught: The Prison State and the Lockdown of American Politics” (Kıskaç: Hapishane Devleti ve Amerikan Siyasetinin Kilitlenişi) adlı kitabın yazarıdır.
Marie, yayına başlamadan önce de söylediğim gibi, kitabınızın Trump gibi kültleşmiş bir figürün yükselişine yol açan bütün siyasi ve tarihsel yanlış adımların bir dökümü olduğunu düşündüm. Kitaba, ülke içindeki devlet şiddeti ile ülke dışındaki emperyal şiddetten oluşan çifte kötülüğü inceleyerek başlıyorsunuz. Şimdi, oldukça ileri görüşlü bulduğum kısa bir bölümü okuyacağım. Şöyle diyorsunuz: “Ülkenin devasa askerî bütçeyi de kapsayan denizaşırı imparatorluğuna yaptığı büyük yatırım ve Amerika Birleşik Devletleri’nin dünyaya polislik etmekle yükümlü vazgeçilmez ulus olduğu yönündeki sorgulanamaz varsayım, Amerika’daki şiddet sorununu daha da ağırlaştırdı.” Emperyal şiddet ile ülke içindeki şiddet arasındaki bu içsel bağdan söz edebilir misiniz?
Marie Gottschalk: Evet, aralarında çok sayıda bağlantı var. Uzun yıllar kitlesel hapsetme üzerine çalıştım. Parayı polis bütçesinden sosyal refah alanlarına nasıl aktarabileceğimize ve polisin finansmanını nasıl kesebileceğimize odaklandık. Ancak polisin finansmanını kesmenin Amerika Birleşik Devletleri’ndeki temel sorunları çözmeyeceği gerçeğini göz ardı ediyoruz. Kutuplaşmaya ilişkin onca söyleme rağmen devasa askerî bütçe, neredeyse hiçbir ciddi muhalefetle karşılaşmadan her yıl kabul ediliyor. Dolayısıyla toplum olarak bu kaynaklardan yararlanamıyoruz. Yani ilk mesele, paranın nereye gittiğidir.
İkinci mesele ise İmparatorluğun geri tepme etkisidir. Denizaşırı ülkelerde yürütülen kolluk faaliyetlerinin ve bu alanda edinilen deneyimlerin ülkeye nasıl döndüğünü görüyoruz. Amerika’da polisliğin 20. yüzyılın başlarından bu yana geçirdiği gelişim, Amerikan ordusunun faaliyetleri ile büyük ölçüde iç içe olmuştur. Buna, ileri düzey askerî eğitimlerini polis teşkilatlarında kullanmaları için gazilerin bu teşkilatlara alınması ve askerî teçhizat kullanılması da dâhildir. İmparatorluğun bu tür bir geri tepme etkisi var. 11 Eylül’den sonra, bu etkinin ülke içindeki terör tehdidini artırıp artırmayacağını tartıştık; ancak polislik alanındaki geri tepmeyi ve İmparatorluğun ülkenin belirli bölgeleri üzerindeki orantısız etkisini göz ardı ettik. Bugün kırsal bölgeleri küçümsemek ve buraların MAGA desteğinin merkezi olduğunu söylemek çok kolay. Oysa kırsal bölgeler, birçok bakımdan İmparatorluğun en ağır yüklerinden bazılarını taşıdı. Kırsal kesimlerden çok sayıda insan denizaşırı ülkelerde iki, üç, hatta dört kez görevlendirildi; orduda hizmet ettikten sonra ülkelerine geri döndü. Ölüm sayıları diğer savaşlara kıyasla daha düşük olsa da askerî kayıplar, yaralanmalar, travma sonrası stres bozukluğu, ruh sağlığı sorunları ve denizaşırı görevlerle bağlantılı opioid bağımlılığı bu toplulukların çoğunda astronomik boyutlarda.
C.H.: Büyük ölçüde Clinton yönetimi tarafından hayata geçirilen “kanun ve düzen” gündemi ile aynı dönemde şirket suçlarına ve şirketlerin usulsüzlüklerine yönelik düzenlemelerin gevşetilmesi ve denetimin ortadan kaldırılması arasında bir bağ kuruyorsunuz. Size göre bu iki mesele de birbiriyle bağlantılı.
M.G.: Bu benim için son derece çarpıcıydı ve itiraf etmeliyim ki kitlesel hapsetme üzerine ders verirken en büyük kör noktalarımdan biriydi. Yalnızca sokak suçlarına odaklanıyordum. Yönetici katlarında da suç işlendiğini bir ölçüde biliyordum ama bunun üzerinde yeterince durmuyor, bu ikisini birlikte ele alınması gereken iki temel mesele olarak görmüyordum. Hepimiz kitlesel hapsetmeye ve sokak suçları nedeniyle ABD hapishanelerine kapatılan insanların sayısındaki artışa odaklanıyorduk. Bu durum, Amerika Birleşik Devletleri’ni dünyanın gardiyanına dönüştürmüş ve ülkeyi dünyadaki en yüksek hapsedilme oranlarından birine ulaştırmıştı. Evet, bu konuda Clinton yönetimini işaret etmekte haklısınız. Aynı dönemde Amerikan şirketlerinde suç dalgaları yaşanırken yönetici seviyesinde işlenen suçların olağanüstü ölçüde suç olmaktan çıkarıldığına tanık olduk. Düzenleyici kurumlarımızın içi boşaltıldı. Yalnızca Hazine Bakanlığı ve Menkul Kıymetler ve Borsa Komisyonu (SEC) finans sektöründen gelen kişilerle doldurulmadı; özellikle Obama yönetimi sırasında ve bir ölçüde Clinton döneminde, finans sektöründen isimler Adalet Bakanlığındaki kilit görevlere de getirildi. Sonuç olarak şirket suçlarının hem soruşturulmasında hem de kovuşturulmasında giderek daha hoşgörülü bir yaklaşım benimsenirken sokak suçlarına verilen cezalar ağırlaştırıldı.
C.H.: Çünkü tek yaptıkları para cezası kesip geçmek. Bernie Madoff gibi biri olmadıkça hiç kimse gerçekten hapse gönderilmiyor; onun hapse atılmasının nedeni de zenginlerden çalmış olmasıydı. Kitapta sanırım Jamie Dimon’a ait bir söz var. “Buyurun, kesin cezayı. Umurumda değil,” diyor. Onun için 15 milyon doların ya da ceza her ne kadarsa o miktarın ne önemi var? Umurunda bile değil.
M.G.: Evet, bu sözü ifade verdiği sırada Elizabeth Warren’a yönelmişti, değil mi? Finansal krizin ardından kesilen bazı para cezalarına baktığınızda milyarlarca dolarlık, çok büyük meblağlar görüyorsunuz. Ancak bu cezalar çoğu zaman söz konusu şirketlerin üç aylık kârına bile ulaşmıyor. Şirketler, bu meblağları çoğu kez vergilerinden düşebiliyor. Üstelik hükûmet, çoğu durumda bu cezaların ödenip ödenmediğini denetleme zahmetine bile girmiyor.
Bence üzerinde durulması gereken bir diğer önemli konu da ‘kovuşturmanın ertelenmesi anlaşmaları’ olarak adlandırılan uygulamadır. Geçmişi 20. yüzyılın başlarına uzanan bu mekanizma, kanunla başı derde giren gençlere yardımcı olmak amacıyla oluşturulmuştu. Onlara, “Bak, bundan sonra uslu durur ve yeniden suça karışmazsan seni suçlamayacak, hakkında kovuşturma başlatmayacağız,” deniyordu. Ancak Clinton yönetiminin sonlarına doğru başlayan ve Bush ile Obama yönetimleri döneminde iyice yaygınlaşan bu uygulama, Amerikan şirketleriyle başa çıkmak için tercih edilen başlıca mekanizma şekline dönüştü. Bunlar temelde şirketleri temsil eden hukuk büroları ile Adalet Bakanlığı arasında müzakere edilen anlaşmalardır. Kovuşturmanın ertelenmesi anlaşmasını ihlal ederseniz hakkınızda kovuşturma başlatılması gerekir; zaten ‘kovuşturmanın ertelenmesi’ de bunu ifade eder. Fakat çoğu zaman süreç, Britney Spears’ın “Oops!... I Did It Again”(Tüh, yine yaptım) şarkısındaki gibi işliyor. Anlaşmayı ihlal ediyorum ve bana bir başka kovuşturmanın ertelenmesi anlaşması veriliyor. Üstelik bu anlaşmalar çoğu zaman yakından denetlenmiyor.
Sokak suçları söz konusu olduğunda, gasp ya da hırsızlık yapan kişilerin yeniden suç işleyip işlemeyeceğine takılıp kalıyoruz. Oysa defalarca suç işleyen büyük şirketlere kovuşturmanın ertelenmesi anlaşmaları sunuluyor. Bu anlaşmalarla ilgili bir diğer mesele de şirket yöneticileri yerine doğrudan şirketin kendisini kovuşturmaya yönelinmesi, değil mi? Dolayısıyla bir kovuşturma yürütülse bile bu, suçu işleyen kişilere değil şirkete yöneltiliyor. Bu da Amerika Birleşik Devletleri açısından büyük bir değişim.
C.H.: Bu devasa şirketlerin giderek daha fazla servet ve güç biriktirmesinin siyasi etkilerinden söz eder misiniz? Amerikan oligark sınıfının yükselişi hakkında da yazıyorsunuz. Bu durum siyasi sistemimizi nasıl etkiledi?
M.G.: Büyük Durgunluğun muazzam etkisiyle henüz tam anlamıyla hesaplaşmadığımızı düşünüyorum. Büyük Durgunluğun sona erdiğini söyledik; Obama 2012’de “Ekonomi geri döndü, biz de geri döndük,” sloganıyla kampanya yürüttü. Oysa ülkenin birçok bölgesi için hiçbir şey geri dönmemişti. Bu bölgelerde yaşayan insanlar, son derece sarsıcı bir ekonomik felaket yaşandığının farkındaydı. Milyonlarca insan evini kaybetti. Büyük Durgunluk’tan bu yana görülen en büyük kitlesel göç yaşandı. İnsanlar emeklilik birikimlerini ve sağlık güvencelerini kaybetti. Büyük Durgunluğun ardından yaşanan toparlanma son derece eşitsizdi. Kıyı bölgeleri ve ülkenin yüksek teknoloji merkezleri toparlanırken diğer birçok bölge ekonomik sıkıntıya saplanıp kaldı. Vergi tabanı aşındı, kamu harcamaları eski düzeyine dönmedi, halk sağlığı harcamaları toparlanmadı. Bence bu, birçok insan açısından yaşadıkları ekonomik travmanın bilincine vardıkları belirleyici bir olaydı ve bütün bunlardan hiç kimse sorumlu tutulmadı.
Fed Başkanı ve şirket yöneticileri de dâhil olmak üzere seçkinlerin çoğu, bu krize bir doğa olayı, âdeta Tanrı’nın işiymiş gibi yaklaştı. Oysa çok sayıda uyarı raporunun yayınlandığını, bir şeyler yapılması gerektiğini ve hiçbir şey yapılmadığını biliyorduk. Amerika Birleşik Devletleri’nde birçok insan, bu nedenle hiç kimsenin hapse girmediğinin ve hiç kimseye suçlama yöneltilmediğinin farkındaydı. Bence bu durum, hükûmete duyulan güveni çok ciddi biçimde sarstı. Üstelik bankalarla da hesaplaşılmadı. En büyük bankalar krizden eskisinden daha güçlü çıktı. İnsanlar, bankaları kurtarmak için yüz milyarlarca dolar harcandığını gördü. Buna karşılık Obama yönetimi, son derece yetersiz bir şekilde ipotekli konutlara el koyma planını destekledi. Hazine Bakanı Timothy Geithner’ın daha sonra anlaşıldığı üzere söylediği gibi, “Bunun tek amacı bankalar için pisti köpükle kaplamaktı”; yani bankaların el koyma işlemlerini tamamlayabilmesi için süreci biraz yavaşlatmaktı. Planın asıl amacı, evlerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olan insanlara yardım etmek değildi.
Kongreye duyulan güvenin azalmasına odaklanıyoruz ama şu anda şirketlere karşı da köklü bir güvensizlik var. Kamuoyu araştırmaları bu açıdan oldukça ilginç; insanlar şirketlere giderek daha az güveniyor. Kapitalizme güven duymuyor, sosyalizme ise giderek daha olumlu bakıyorlar. Bugünkü başkanın, yani 45. Başkan Trump’ın 2016’da aday olmasına ve 2024’te yeniden iktidara dönmesine baktığımızda, hepimiz bunu onun hitap ettiği kadın düşmanı, ırkçı ve “sefil” insanlara bağlamak istiyoruz. Oysa bence bunun çok daha karmaşık nedenleri var. Evet, Trump ülkenin belirli kesimlerindeki öfkeye hitap ediyor; ancak göçmenlere, kadınlara ve başka gruplara yöneltilmiş güçlü bir ekonomik öfke de söz konusu. Bununla birlikte, bu öfkenin giderek daha fazla ekonomik seçkinlere de yöneldiğini düşünüyorum.
C.H.: Kitaptaki bir dipnot benim için oldukça ilginçti; okuyana kadar bundan haberdar değildim, bu konuya değinmenizi istiyorum. Kırsal bölgelerde hızla yükselen kitlesel hapsetme oranlarından söz ediyorum.
M.G.: Evet, kitlesel hapsetmeyi çoğu zaman kentsel bir olgu ve esas olarak Afroamerikalı erkekleri etkileyen bir sorun olarak düşünüyoruz. Oysa son on yılda bir değişim yaşandığını ve bugün kırsal bölgeler ile banliyölerde hapsedilme olasılığının kentlere kıyasla daha yüksek hâle geldiğini gördük. Bazı eyaletlerde genel hapsedilme oranı düşüyor olsa da bunun temel nedeni çoğu zaman kentsel bölgelerdeki hapsedilme oranlarının azalmasıdır. Bu sırada kırsal bölgelerde oranlar yükselmeye devam ediyor. Dolayısıyla hapsedilme oranlarında nihayet genel bir düşüş eğiliminin başladığını söylemek yanıltıcıdır. Bu konuda ülke genelinde büyük farklılıklar bulunuyor.
C.H.: Buna, kitabınızı okuyana kadar benim de bilmediğim bir başka gelişme eşlik ediyor: “Kırsal topluluklarda ve banliyölerde polis şiddetinin artması.” Şöyle yazıyorsunuz: “2020’de polis kaynaklı ölümlerin yaklaşık dörtte üçü bu topluluklarda meydana geldi. Bu gerçek çeşitli nedenlerle yaygın olarak bilinmiyor. Polis tarafından gerçekleştirilen öldürmelere ilişkin araştırmaların ezici çoğunluğu büyük kentlere odaklanıyor; oysa bu ölümlerin çoğu nüfusu 100 binden az olan yerleşimlerde gerçekleşiyor. Ayrıca büyük kentlerde daha gelişmiş siyasi ağlar, daha fazla kurumsal kaynak ve daha çok medya kuruluşu bulunduğundan kentsel bölgelerdeki polis cinayetlerinin kamuoyunun dikkatini çekme ihtimali daha yüksek. Polis tarafından öldürülme riski en yüksek grup yerli halklardır. Ancak bu ölümler genellikle nüfusun seyrek olduğu kırsal bölgelerde, ölümcül karşılaşmayı akıllı telefonuyla kaydedecek tanıkların bulunmadığı yerlerde meydana geldiği için geniş kamuoyunun dikkatini çekmiyor.”
M.G.: Evet, burada yapmaya çalıştığım şey, polisi devlet şiddetinin bir biçimi olarak ele almak, bunun yalnızca kentsel bir olgu olmadığını göstermek ve altında yatan daha derin yapısal kökenlerle nedenleri anlamaktır. Bana son derece çarpıcı gelen şu: Her yıl kaç polis memurunun öldürüldüğüne ilişkin elimizde son derece sağlam veriler var, ancak…
C.H.: Sözünüzü kesmek istiyorum. Kitabınızdan bildiğim kadarıyla neredeyse hiçbirine suçlama yöneltilmiyor; yöneltilenler de son derece hafif suçlamalar oluyor. Yani bu gerçekten sarsıcı.
M.G.: Evet. Çok azı hakkında suçlama yöneltiliyor, çok azı hüküm giyiyor ve hüküm giyseler bile aldıkları cezalar genellikle göstermelik düzeyde kalıyor. Boğma tekniklerini yasaklamış polis teşkilatlarında bile bu teknikleri kullanan memurlar hakkında bazen hiçbir suçlama yöneltilmiyor; kurum içi cezaları ise birkaç günlük izin hakkının ellerinden alınmasından ibaret olabiliyor. Ancak kırsal bölgelerdeki ölümleri incelemek ve devlet şiddetini Amerika Birleşik Devletleri’nin tamamına yayılan bir olgu olarak görmek, devlet şiddetine karşı mücadele edecek koalisyonları düşünmek açısından son derece önemlidir. Afroamerikalılar elbette polis tarafından orantısız biçimde öldürülüyor. Fakat ülkenin birçok bölgesinde, kırsal kesimde yaşayan beyaz biri olmak da polis tarafından öldürülme riskini ciddi ölçüde artırıyor. Irksal eşitsizlikleri genellikle şöyle düşünüyoruz: Beyazların polis tarafından öldürülme ihtimali Afroamerikalılara kıyasla daha düşüktür. Ancak Amerika Birleşik Devletleri’ndeki beyazlar, Birleşik Krallık ya da Almanya’daki beyazlarla karşılaştırıldığında polis tarafından öldürülme bakımından çok yüksek risk altındadır; çünkü ülkemizde polis şiddeti son derece yaygındır. Üstelik sivillerin polis tarafından öldürülmesine ilişkin sağlıklı veriler toplamadığımız için polis şiddetinin gerçek boyutu muhtemelen bildiğimizden de büyüktür.
C.H.: Şimdi bu bölümü okumak ve ardından yorumunuzu almak istiyorum. Şöyle diyorsunuz: “Her yıl ABD’de polis memurları tarafından öldürülen beyazların sayısı, diğer bütün ırksal ya da etnik gruplardan daha fazladır. Ölümcül polis saldırılarının en yüksek oranda görüldüğü 10 eyaletten sekizi ülkenin batısındadır; bu eyaletlerde siyahlar, nüfusun ortalama yalnızca yüzde 3’ünü oluşturur. Listenin üst sıralarındaki diğer iki eyaletten biri, ülkenin en yüksek beyaz nüfus oranına ve en düşük çeşitliliğe sahip eyaletlerinden biri olan Batı Virginia’dır. Diğeri ise ırksal ve etnik çeşitliliğin en yüksek olduğu eyaletlerden Louisiana’dır. Beyazlar, neredeyse bütün eyaletlerin kırsal bölgelerinde nüfusun çoğunluğunu oluştururken kırsal topluluklarda polis tarafından öldürülenlerin de üçte ikisini oluşturur.” Bu istatistiklerden hiçbir şekilde haberim yoktu.
M.G.: Evet, bunu pek çok kişi bilmiyor, değil mi? Çünkü yalnızca kentlerdeki polis teşkilatlarını düzeltirsek bu sorunu da çözeceğimizi düşünüyoruz. Kitapta değinmiş olsam da yeterince vurgulamadığım bir diğer nokta, bu kırsal bölgelerin çoğunun şerifler tarafından yönetilmesidir. Şerifler başlı başına bağımsız bir güçtür. Seçimle göreve gelirler ve birçok bakımdan kendilerini hukukun üzerinde görürler. Günümüzde bu bölgeler, “Anayasal Şerifler” hareketinin başlıca üye devşirme alanlarından biri hâline gelmiştir. Bu hareketin mensupları, seçimle göreve geldikleri ve kendi iddialarına göre halk iradesinin en doğrudan temsilcileri oldukları için kanunları uygun gördükleri biçimde yorumlayabileceklerini savunuyor.
C.H.: Bunu Avrupa’daki polis sistemleriyle de karşılaştırıyorsunuz. Üstelik yalnızca Avrupa’da çok daha kapsamlı olan eğitim açısından değil, Amerika Birleşik Devletleri’nin dört bir yanında faaliyet gösteren çok sayıdaki kolluk birimi açısından da. Bu birimler birbirinden son derece farklı ve kopuk yapılar hâlinde çalışıyor.
M.G.: Evet, bazı yerlerde polis teşkilatı yalnızca bir kişiden oluşuyor, değil mi? Ortalama bir polis teşkilatında ise 10 ya da 12 kişi görev yapıyor. Böyle bir yapıda yüksek nitelikli eğitim nasıl sağlanabilir? Birçok eyalette kuaför ya da manikürcü olmak için gereken eğitim, silah taşıma ve birini vurup öldürme yetkisine sahip olacak kişilerden talep edilen eğitimden daha kapsamlı.
C.H.: Eğitim yalnızca birkaç hafta sürüyor, değil mi? Ne kadar demiştiniz, 11 hafta kadar mı?
M.G.: Evet, ortalama eğitim süresi 11 hafta. Avrupa’nın bazı ülkelerinde bu eğitim üç yıl sürüyor. Bazı İskandinav ülkelerinde ise polislik eğitim programına kabul edilmek, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki seçkin bir üniversiteye girmek kadar zor.
C.H.: “Sır fetişi” olarak adlandırdığınız kavramdan söz etmenizi istiyorum.
M.G.: “Gizlilik fetişi”, polisin ne yaptığını bilmememiz anlamına geliyor. Sivillerin ölümüne ilişkin sağlıklı veriler toplamıyoruz. Üstelik çoğu zaman yalnızca sivil ölümlerine odaklanıyor; polis tarafından gerçekleştirilen çok daha fazla sayıda silahlı saldırıyı, cinsel saldırıyı, darp olayını ve diğer istismar biçimlerini gözden kaçırıyoruz. Polis şiddetine ilişkin elimizdeki verilerin büyük bölümü araştırmacı gazeteciler ve yurttaşlar tarafından toplanıyor. Polisin faaliyetlerini izleyen ulusal bir veri tabanı bulunmuyor. 1994 tarihli Suç Yasası, polis teşkilatlarının bu verileri toplaması gerektiğini belirtiyordu; ancak “Bu verileri toplamazsanız federal fonlarınızı keseriz,” türünden güçlü bir yaptırım hiçbir zaman uygulanmadı. Bu nedenle, söz konusu bilgileri takip edebileceğimiz sağlıklı veri tabanlarına bile sahip değiliz.
C.H.: Polisin ölümle sonuçlanmayan şiddet ve istismar eylemleri hakkında da yazıyorsunuz. Şöyle diyorsunuz: “Polis tarafından gerçekleştirilen öldürmeler son yıllarda önemli bir mesele hâline gelmiş olsa da polis şiddetinin ve istismarının diğer biçimleri ülke genelinde görece çok az ilgi gördü. Cinsel saldırı ve cinsel suiistimal, aşırı güç kullanımının ardından en sık bildirilen polis suistimali türleri arasında yer alıyor. Düşük gelirli kişiler, LGBTQ bireyler, siyah kadınlar ve tarihsel olarak dezavantajlı diğer grupların mensupları, kolluk kuvvetlerinin cinsel saldırı ve cinsel suistimaline maruz kalma riski en yüksek kesimlerdir. Ülkenin dört bir yanındaki polis memurları, en sudan bahanelerle yol kenarında parmakla anal ve vajinal muayeneler yapıyor. Ayrıca mahkemeler bu uygulamalar nedeniyle ceza vermeye yanaşmadığı için ülke genelindeki okul yöneticileri ve polisler, Anayasayı ihlal ederek okul öncesi çocuklardan lise öğrencilerine kadar öğrencileri çırılçıplak soyarak aramayı sürdürüyor.”
M.G.: Evet, oldukça çarpıcı, değil mi?
C.H.: Evet, ancak bu da yine aynı cezasızlık kültürünün bir sonucu.
M.G.: Bu gerçekten bir cezasızlık kültürü ve bunun birkaç nedeni var. Birincisi, bu kişileri kovuşturmuyoruz. İkincisi, hukuki dava açmak istediğinizde karşınıza “nitelikli dokunulmazlık” adı verilen bir uygulama çıkıyor. Bu uygulama, polis memurlarının büyük bölümünü ciddi hukuk davalarıyla karşı karşıya kalmaktan fiilen koruyor. Davanızı mahkemeye taşımayı başarsanız ve hatta kazansanız bile tazminatı, dava masraflarını ya da para cezasını genellikle polis memurlarının kendileri ödemiyor.
C.H.: Polis sendikaları hakkında da yazıyorsunuz. Elbette ders verdiğiniz Philadelphia’da, zaman zaman beyaz üstünlükçü bir nefret grubunu andırabilen, kötü şöhretli bir polis sendikası var. Yazdığınız üzere bu sendikalar siyasi adaylara destek açıklıyor, hatta kendi adaylarını çıkarıyor. Faaliyetleri, belirlenmiş politikaları uygulamakla sınırlı geleneksel rollerinin çok ötesine geçiyor. Polis sendikalarının oynadığı rolden söz eder misiniz?
M.G.: Polis sendikaları son derece güçlüdür; hatta bazı emniyet müdürleri, “Kendi sendikalarımız üzerinde bile denetimimiz yok,” diyor. Örneğin bir silahlı saldırı yaşandığında ve olayın görüntüleri bulunduğunda, polis memurları çoğu zaman ifadeleri alınmadan önce bu görüntüleri izleme hakkına sahip oluyor. Böylece anlatımlarını görüntülerde görülenlerle uyumlu hâle getirebiliyorlar. Bir sivilin vurulduğu olaylarda polislerin ifadeleri genellikle hemen alınmıyor. Bu vakaların çoğu tahkime gidiyor ve tahkim süreci büyük ölçüde polisin lehine işliyor. Dolayısıyla polis memurlarına disiplin cezası vermek, onları görevden çıkarmak ya da polis teşkilatına yeni ve katı kurallar getirmek son derece zorlaşıyor.
C.H.: Bu ne zaman başladı? Philadelphia’da Rizzo dönemi vardı; 1960’lardaydı, değil mi? Sanırım Philadelphia bir dönem kişi başına düşen polis cinayetlerinde ülkenin en yüksek oranına sahipti. Elbette bir de Mumia Abu-Jamal davası var. Sizce bu cezasızlık kültürünü, polisin ölümcül şiddet uygulamasına ve ölümle sonuçlanmayan istismar eylemlerinde bulunmasına imkân tanıyan bu düzeni tetikleyen neydi?
M.G.: Bunun için 20. yüzyılın başlarına, aslında yeniden İmparatorluğa ve polis teşkilatlarının geliştirilmesine daha fazla önem verilmeye başlandığı bir dönemde askerî anlayışın Amerika Birleşik Devletleri’ne taşınmasına dönmemiz gerekiyor. O dönemde sermaye, polis teşkilatlarının masraflarını karşılamak istemiyordu; kendi özel polis güçlerine sahipti. Ancak işçi hareketlerinin yarattığı huzursuzluk, gelir eşitsizliğine ilişkin kaygılar ve halkın siyasi olarak örgütlenmesi arttıkça sermaye, profesyonel polis teşkilatlarına ihtiyaç duyulabileceğini ve bunların finansmanını üstlenmesi gerektiğini düşünmeye başladı. Aynı dönemde Amerika Birleşik Devletleri bir imparatorluk olarak ülke dışında yayılıyor, denizaşırı bölgelerde kolluk yöntemleri geliştirmiş gazileri ülkeye geri getiriyordu. Profesyonel polis teşkilatları kurulması, bu teşkilatların özerk olması ve ordu gibi hareket etmesi gerektiği düşüncesi hâkimdi. Dolayısıyla polisin militarize edilmesinin ve kazandığı özerkliğin kökleri, İmparatorluğun gelişimiyle iç içedir.
C.H.: Ancak özellikle 1960’larda buna karşı bir tepki vardı. Belirli bir dönemde bu gidişatı düzeltmeye yönelik bir girişimde bulunulmadı mı?
M.G.: Evet, bu gerçekten çok ilginç. Lyndon Johnson’ı, Büyük Suç Yasası’nı ve Kerner Komisyonunu düşündüğümüzde; istihdama, sağlık hizmetlerine, sosyal güvenlik ağına ve benzeri alanlara daha fazla yatırım yapılması gerektiği yönündeki çağrıları hatırlıyoruz. Ancak 1968 tarihli Suç Yasasından çıkan bir diğer sonuç, daha profesyonel polis teşkilatlarına ihtiyaç duyulduğu düşüncesiydi. Buradaki profesyonellik; daha fazla teçhizat, daha kapsamlı eğitim ve yerel polis teşkilatlarına daha geniş özerklik verilmesiyle tanımlanıyordu. Çünkü yerel polis teşkilatlarının, “Pekâlâ, federal hükûmetten gelecek bu büyük miktardaki parayı kabul edebiliriz,” diyerek bu düzenlemeye razı olmalarının koşullarından biri, özerkliklerinin korunmasıydı. Böylece yerel polise büyük miktarda askerî teçhizat sağlanırken teşkilatların özerkliği de giderek artırıldı.
Burada da İmparatorluğun geri tepme etkisini görüyoruz. Çünkü bu, “ölümcül olmayan silahlar geliştirelim” anlayışının hâkim olduğu bir dönemdi. Ancak o yıllarda denizaşırı ülkelerde, özellikle de Vietnam’da kullanılan ve “ölümcül olmayan” diye adlandırılan bu silahların birçoğu aslında son derece ölümcüldü. Vietnam’da kullanılan ve daha sonra buraya getirilen göz yaşartıcı gazlar son derece öldürücüydü; plastik mermiler ve benzeri araçlar da öyle. Bu silahlar insanı öldürebilmesine, öldürmediğinde ise ağır biçimde yaralayabilmesine rağmen “ölümcül olmayan silahlar” ifadesini kullanmaya başladık. Dolayısıyla ölümcül olmayan silahlarla donatılmış bu yeni ve profesyonel polislik modelinden söz ediyorduk; oysa gerçekte son derece militarize edilmiş bir polislik anlayışıydı.
C.H.: Sanayisizleşme ile polisin militarize edilmesi ve aşırı güç kullanması, ayrıca hapishane devletinin muazzam ölçüde büyümesi arasındaki paralelliklerden söz edebilir misiniz?
M.G.: Hapishane devletinin ortaya çıkmasının nedenlerinden biri şuydu: Ben, Ulusal Bilimler Akademisinin Kitlesel Hapsetmenin Nedenleri ve Sonuçları Komisyonunda görev yaptım. Komite olarak üzerinde uzlaştığımız nedenlerden biri, 1950’lerde ve 1960’larda kentlerde yaşanan sanayisizleşmeydi. İnsanların işsiz kalmasının kentlerin istikrarını tehdit edebileceğine ilişkin kaygılar giderek artıyordu. Kentlerde istihdamın ve sosyal hizmetlerin azalmasıyla birlikte bu bölgeler üzerinde daha sıkı denetim kurulması gerektiği düşüncesi güç kazandı.
İşsizlik arttığında ardından toplumsal düzensizliğin geleceğine dair yaygın bir kanı vardır. Bu her zaman doğru değildir ama son derece güçlü bir inançtır. Bu nedenle sert güvenlik önlemlerine başvurulması gerektiği düşüncesi ortaya çıkar. Polis gücünün ve hapsetmenin artmasını besleyen etkenlerden birinin bu olduğunu düşünüyorsak benzer bir sürecin gecikmeli olarak kırsal Amerika’da da yaşandığını söyleyebiliriz. NAFTA’nın yürürlüğe girmesiyle kırsal bölgelerde ve ülkenin iç kesimlerinde faaliyet gösteren daha fazla sanayi kuruluşu üretimini denizaşırı ülkelere taşıdı ve yeni bir sanayisizleşme dalgası başladı. 1950’lerde ve 1960’larda birçok şirket kentlerden ayrılarak sendikalarla uğraşmak zorunda kalmayacakları, çevre koruma kurallarının daha gevşek ve iş gücünün daha ucuz olduğu boş arazilerde yeni tesisler kurmuştu. Ardından üretimlerini Vietnam’a, Çin’e ve Meksika’ya taşımaya başladılar. Bu bölgelerde yaşanan sanayisizleşme, geçmişte kentsel Amerika’da kitlesel hapsetmenin büyümesini körükleyen korkuların benzerlerini yeniden ortaya çıkardı.
C.H.: Obama yönetimi hakkında yazdığınız bir bölümü okumak istiyorum; çünkü bana göre bu bölüm, Obama yönetiminin Trump’ın gelişine nasıl zemin hazırladığını gerçekten açıklıyor: “Obama yönetimi, ceza hukuku sisteminde son elli yılda yaşanan çarpıcı tersine dönüşü tersine çevirmeyi başaramadı. Bu tersine dönüş, 1970’lerden bu yana sokak suçlarını, uyuşturucu suçlarını ve göçmenlik ihlallerini cezalandırmak amacıyla hapishane devletinin muazzam ölçüde genişlemesi ve 1990’lardan itibaren yönetici katlarında işlenen üst düzey suçların giderek hızlanan bir süreçle fiilen suç olmaktan çıkarılmasıdır. Kovuşturmama anlaşmaları ile kovuşturmanın ertelenmesi anlaşmaları, finans ve ipotekli konutlara el koyma krizlerinden kaynaklanan davaları sonuçlandırmak için yaygınlaştıkça bu ‘hapisten bedava çıkış kartları’, Obama ve halefleri döneminde her türden şirket suçuyla başa çıkmanın meşru ve kurumsallaşmış araçları hâline geldi. Üstelik Obama’nın konut kredisi yardım programı, önde gelen bankalar ve ipotek hizmet şirketleri için bir vurguna dönüştü. Bu kuruluşlar, milyonlarca insanı evinden çıkarıp çok sayıda mülke yasa dışı biçimde el koyarak haciz krizini görülmemiş ölçüde hızlandırdı. Yaklaşık dokuz ila on milyon aile evini kaybetti; bunların yaklaşık üçte ikisi haciz yoluyla gerçekleşti. Birçok kişi, daha önce de söylediğiniz gibi, değeri düşmüş mülklerini öylece terk ederek anahtarlarını bankalara teslim etti; bu da ailelerin kredi sicilini yıllarca mahvetti.” Kitapta bu noktayı özellikle vurguladığınızı düşünüyorum. Yani Trump’a yönelen insanların bir bölümü, daha önce Obama’yı desteklemişti.
M.G.: Bir dönem Obama’dan sonra Bernie Sanders’ı da desteklemişlerdi, değil mi? Trump’a verilen desteğin büyük ölçüde ırksal nedenlerden kaynaklandığına dair yaygın bir görüş var. Ancak milyonlarca beyaz seçmen Obama’ya iki kez oy verdi. Obama, bugün Demokratların kazanmasını hayal bile edemeyeceğimiz Indiana gibi eyaletleri kazandı. Sanders seçmenlerinin önemli bir bölümünün daha sonra Trump’a yöneldiğini de biliyoruz. Trump’ın 2016 seçimlerindeki son ve en önemli reklamını dinlerseniz, sesin tartışmasız biçimde Trump’a ait olması dışında bunun Bernie Sanders tarafından hazırlanmış bir reklam olabileceğini düşünebilirsiniz. Reklamda Bill ve Hillary Clinton’ın, sözde küresel seçkinlerin ve oligarkların görüntüleri; farklı ırklardan ve etnik kökenlerden gelen çok kültürlü işçi sınıfı mensuplarının görüntüleriyle iç içe sunuluyor. Bu insanların Amerika Birleşik Devletleri’nde terk edildiğine ilişkin algıyı son derece güçlü biçimde işleyen bir reklam.
Obama hakkında bir şey daha eklemek istiyorum. İnsanların buradan, şirketlerin her zaman böylesine büyük bir güce sahip olduğu, başka seçeneğimiz bulunmadığı ve bu konuda hiçbir şey yapamayacağımız sonucunu çıkarmasını istemiyorum. Kitapta anlatmaya çalıştığım şey şu: “Evet, şirketler Amerikan tarihi boyunca orantısız bir güce sahip oldu; ancak bu güç zaman zaman arttı, zaman zaman azaldı.” Ben de farklı bir yol izlemenin mümkün olduğu anları belirlemeye çalışıyorum. Tasarruf ve Kredi Krizi’nin ardından George H. W. Bush bazı düzenlemeler getirmek zorunda kaldı. Clinton yönetimi ise bu koruyucu bariyerleri ortadan kaldırdı, kuralsızlaştırdığı ekonominin başıboş ilerlemesine izin verdi ve ekonomi Büyük Durgunlukla birlikte çöküp yandı. Obama iktidara geldiğinde yaşananlara bugün geriye dönüp bakarak Obama döneminde her şeyin başından beri kutuplaşmış olduğunu söylüyoruz. Evet, Ekonomik Bakım Yasası konusunda büyük bir kutuplaşma vardı. Ancak bankaların yeniden yapılandırılması ve ekonomik reform adı altında yalnızca göstermelik düzenlemeler değil, çok daha köklü adımlar atılması konusunda siyasi yelpazenin oldukça geniş bir kesiminden olağanüstü bir destek geliyordu. Bankaların batamayacak kadar büyük hâle gelmesini engellemek, bedel ödemelerini sağlamak ve geçmişe kıyasla çok daha yüksek rezervler tutmalarını zorunlu kılmak mümkündü. Fakat Obama yönetimi bu konuda geri adım attı. Obama anılarında gerekçe olarak, “Bu şirket yöneticilerini hapse gönderseydik ve ceza adaleti sistemini kullansaydık, bu toplumsal düzene yönelik bir şiddet eylemi olurdu,” diyor.
Bunu düşündüğümde evlerini ve emeklilik birikimlerini kaybeden milyonlarca Amerikalının maruz kaldığı şiddet aklıma geliyor. Ama şirket yöneticilerini cezalandırmak “toplumsal düzene yönelik şiddet” sayılacaktı. Dolayısıyla Obama’nın savunduğu şey kabaca şuydu: “Pekâlâ, düzenlemeler getireceğiz. Adalet Bakanlığımızın yaşananlara gözlerini kapatmasına izin verecek, bunun yerine düzenleme yoluna gideceğiz.” Ancak daha sonra bankacılık sektörüne yönelik son derece zayıf bir ekonomik reformu destekledi. Hangi tarafta yer alacağına karar vermeyi geciktirdi. Bu sırada sermaye toparlanmış ve yeniden güç kazanmıştı. En büyük bankalar daha da büyüyerek piyasadaki hâkimiyetlerini pekiştirmişti. TARP kapsamında sağlanan yüz milyarlarca doları toparlanmak ve daha küçük bankaları satın almak için kullandılar. Obama o noktada fırsatı kaçırmıştı. Oysa Kongrede finans sektörüne karşı çok daha sıkı bir tutum benimsenmesini sağlayacak yasa tasarıları ve gerçek fırsatlar vardı; ancak bunların hiçbiri hayata geçirilmedi. Obama bunu, “Ceza hukukuna başvurmayacağız, düzenleme yapacağız,” diyerek gerekçelendirdi; fakat gerçekte ikisini de yapmadı.
C.H.: Trump’tan söz etmeden önce biraz medyayı konuşalım. Larry Ellison, Jeff Bezos ve diğer birkaç oligarkın medya kuruluşlarını satın alıp tekellerinde toplamasının siyasi hayatımız üzerinde yarattığı bu aşındırıcı etkiden söz eder misiniz?
M.G.: Bugün profesör olmamın nedenlerinden biri, eskiden gazetecilik yapmış ve yaşananların bir bölümünü bizzat görmüş olmamdır. Bağımsız bir gazetede çalışıyordum. Gazete Gannett tarafından satın alındı. Sendikalaşmaya çalıştık. Bağımsız bir gazete…
C.H.: Hangi gazeteydi? Bunu sormam gerekiyor.
M.G.: Burlington Free Press’ti. Gerçekten nitelikli bir gazeteydi; ancak daha sonra haber kadrosunu küçülttü, araştırmacı gazeteciliğe eskisi kadar yer vermemeye başladı ve benzeri pek çok değişim yaşandı.
Ancak basının sorunları Jeff Bezos’dan çok daha öncesine dayanıyor. Medyanın tekelleşmesi aslında onlarca yıldır devam ediyor. Bu birleşmeleri engellemek için tekel karşıtı yasaları ve Federal İletişim Komisyonunu (FCC) kullanmaya istekli yönetimlerimiz olmadı. Diğer ülkelerde olduğu gibi yerel gazeteciliği desteklemeye yönelik güçlü bir girişimimiz de olmadı. Örneğin Norveç’te insanlar vergi ödüyor ve nitelikli yerel gazeteciliği bir kamu hizmeti olarak görüyor. Yolların yapılması için nasıl ödeme yapıyorsanız iyi bir yerel gazetecilik için de ödeme yapıyorsunuz. Bugün gördüğümüz şey, bütün bu sürecin çok daha şiddetli ve hızlı biçimde ilerlemesidir. Meselenin bir diğer yönü de yine Clinton yönetimine uzanıyor. 1980’lerin ve bazı şirket yağmacılarının yol açtığı krizin ardından özel sermaye sektörü bir miktar geri çekilmişti. Ancak Clinton yönetimi döneminde yapılan bazı kuralsızlaştırmalar, özel sermayenin yeniden serpilip büyümesine olanak tanıdı. Özel sermaye, gazetecilik üzerinde son derece aşındırıcı bir etki yarattı. Kitapta yapmaya çalıştığım şeylerden biri, toplumumuzu aşındıran bütün bu unsurları birlikte düşünmemiz gerektiğini göstermek. Yalnızca ister 45. ister 47. Başkan olarak Trump’a odaklanmamalıyız. Gazetecilik de bu unsurlardan biridir.
C.H.: Trump hastalığın kendisi değil, yalnızca belirtisidir. Bence kitabınızın sonuna gelindiğinde Trump gibi bir figürün, bir dolandırıcının ve demagogun neden ortaya çıktığını çok iyi açıklıyorsunuz. Çünkü Trump’ın yaptığı en önemli şey, her iki partinin de yarattığı son derece haklı ihanete uğramışlık duygusuna ve öfkeye hitap etmekti. Bir bakıma maske düştü ve kitabınızda belgelediğiniz bütün o zehirlerin Trump yönetimi tarafından katbekat güçlendirildiğini görüyoruz.
M.G.: Evet. İnsanlar bana, “Bunca Amerikalı 2016’da nasıl Trump’a oy verebildi?” diye soruyor. Ben de birçok kişiye, “Hillary Clinton, Wall Street’in maşası gibi görünüyordu,” dedim.
C.H.: Ki gerçekten de öyleydi.
M.G.: Evet. Bir de konuşma başına aldığı 100 bin dolarlık ücretler vardı…
C.H.: Goldman Sachs’ten.
M.G.: Goldman Sachs. Hamptons’taki gösterişli evi ve benzeri şeyler… Bir de “Bill’le Beyaz Saray’dan ayrıldığımızda beş parasızdık,” demesi; ardından toplam servetlerinin on milyonlarca dolara ulaşması vardı. İnsanlar bütün bunları gördü. Büyük Durgunluğun ve finansal krizin bütün ayrıntılarını bilmiyor olabilirler ama yaşananların bir bölümünü sezebiliyorlardı; bence bunu küçümsememeliyiz. Özellikle de Trump yürüyen merdivenden aşağı inip adaylığını açıkladığında bu kaygıların bazılarını daha da körükledi.
C.H.: Şimdi ise kuralsızlaştırma, denetleyici kurumların ortadan kaldırılması ve büyük ölçüde etkisiz olsa bile en azından bir miktar koruma sağlayan bütün o yapı tamamen parçalanıyor. Trump yönetiminin sisteme hiçbir saygısı yok. Önceki başkanlık seçimini kaybettiğinde sonucu tersine çevirmeye çalıştılar. Bu kez aday olduğunda, 2024’te kaybederse sonuçları tanımayacağını söyledi. Şimdi de üçüncü bir dönemden söz ediyor. Peki, şu anda hangi noktadayız?
M.G.: Neredeyiz? Sanırım önce “biz” derken kimden söz ettiğimizi sormamız gerekiyor, değil mi? Demokrat Parti seçkinlerinin yaklaşımı, “Eskiden güzel günler vardı, o günlere dönmeliyiz,” şeklinde. Trump’la karşılaştırıldığında Obama daha iyi görünüyor. Biden daha iyi görünüyor. George W. Bush bile Trump’la karşılaştırıldığında daha iyi görünüyor, değil mi? Ancak seçkinler bugün geldiğimiz noktadaki sorumluluklarıyla yüzleşmedikçe yeniden inşaya başlayamayız. Mesele geçmişe dönmek değil. Bir bakıma, her iki partinin ve bu partilerin seçkinlerinin ülkeye indirdiği yıkım darbeleriyle hesaplaşmak gerekiyor. Üstelik bu sorun, Beyaz Saray’a başka birini getirmekle çözülemez. Cumhuriyetçi Partinin ele geçirilmesi de yalnızca Donald Trump’la ilgili değildi. Bu, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki siyasi düzenin yönünü nasıl değiştireceklerini belirlemek için onlarca yıldır yürütülen bir projeydi ve birdenbire ortaya çıkmadı. 2028’de yeni birini seçip bütün bu karmaşayı temizlemesini bekliyorsak bu gerçekleşmeyecek. Demokrat Partinin üst kademelerinde bu durumla gerçekten hesaplaşmaya yönelik bir irade göremiyorum. Parti tabanında böyle güçlerin bulunduğunu düşünüyorum; ancak Demokrat Parti yönetimi uzun zamandır onları itibarsızlaştırmaya ya da denetim altında tutmaya çalışıyor. Yine de geçmişteki “güzel günleri” geri getirme arzusu hâkim görünüyor. Oysa o güzel günler, Clinton dönemindeki kuralsızlaştırma yıllarıydı. Obama ise olağanüstü bir siyasi fırsat yakalamış, kısa bir süreliğine Senatoda engellemeleri aşabilecek bir çoğunluk elde etmişti. Peki bununla ne yaptı? O fırsatı heba etti.
C.H.: Evet, trajedi de burada yatıyor. Bu durum bir bakıma Weimar Cumhuriyeti’nin son dönemindeki siyasi kısırlığı andırıyor ve son derece kaygı verici. Muhtemelen siz de Demokrat Partinin Bernie Sanders’ın kampanyasını sabote etmesinin en büyük siyasi günahlardan biri olduğuna katılırsınız. Çünkü Sanders bu sorunları dile getiriyordu ve Trump’ın aksine işçi sınıfına bağlılığı gerçekti. Ayrıca belirttiğiniz gibi üniversite kampüslerinde bile protesto kamplarının dağıtılması ve ifade özgürlüğünün bastırılması söz konusu. Kitabınızda buna ayırdığınız bir paragraf da var.
M.G.: Bu benim için son derece önemli ve kişisel bir mesele. Kendi üniversitemde bile hâkim olan anlatı şu: “Washington’da yaşananlara bir süre dayanmalıyız; bütün bunlar yalnızca Washington’da olup bitiyor.” Oysa üniversitelerde 2023 ve 2024 yıllarında yaşadığımız son derece trajik dönemi ve bugün de devam eden, özgür ifadeyi bütünüyle dondurup kuşatma altına alan ortamı unutuyoruz. Şu anda benim üniversitemde, gerçekten kabul edilip burada yürürlüğe konulabileceğine inanmakta zorlandığım, kalıcı olabilecek son derece acımasız ifade kuralları getirilmesi gündemde. Üstelik bunlar Trump’tan önce başlayan gelişmeler. Obama döneminde de yaşanıyordu. Kitapta kendi üniversitemden verdiğim örnekte, Benjamin Franklin heykeline boya attığı iddia edilen bir öğrenciyi bulmak için kamu güvenliği birimimiz aracılığıyla bir SWAT timi çağırdığımızı anlatıyorum. Bu noktaya nasıl geldik? Böylesine küçük bir olay yüzünden öğrencilerimizin üzerine SWAT timleri göndermemiz nasıl büyük bir infial yaratmıyor? Bu da kamusal olarak hesaplaşmamız gereken meselelerden biridir.
Benzer şekilde, kendi üniversitemizde yönetim kurulunu düşmanca biçimde ele geçirmeye yönelik bir girişim yaşandı ve bunun sonucunda üniversite rektörümüzü kaybettik. Bu yalnızca Washington’da yaşananlarla ilgili değildi; daha büyük siyasi güçlerin uzanan kollarının bir sonucuydu. Aralarında kendi üniversitemdeki birçok yöneticinin de bulunduğu pek çok kişi, dikkat çekmeden geri planda kalabileceğimizi, bu dönemin geçmesini bekleyebileceğimizi ve 2026 ara seçimleriyle 2028 başkanlık seçimlerinden sonra durumun belki düzeleceğini düşünüyor. Oysa demokrasinin tehlikede olduğunu, bunda hepimizin sorumluluğu bulunduğunu ve sinip beklemek yerine onu kurtarmak için hepimizin harekete geçmesi gerektiğini göremiyorlar. Kendi üniversitem de dâhil olmak üzere birçok seçkin üniversitede gördüğüm tutum ne yazık ki bu korkakça geri çekilme hâlidir.
C.H.: Evet, bu gerçekten son derece trajik. Yirmi yılımı yurt dışında geçirdim ve üniversiteler, özgür ifadenin ve gerçek siyasi tartışmanın her zaman son kalesidir. Buralar da susturulduğunda durum ne yazık ki neredeyse geri döndürülemez bir hâl alır. Harvard’dayken Dartmouth öğrencileri her yıl gelip John Harvard heykelini baştan aşağı yeşil boyaya bulardı. Şimdi onların peşine SWAT timlerinin gönderildiğini gözümde canlandırabiliyorum. Çok teşekkür ederim, Marie.
Programın yapımını üstlenen Sophia, Max ve Malena’ya da teşekkür etmek istiyorum. Bana ChrisHedges.substack.com adresinden ulaşabilirsiniz.
* Chris Hedges'ın Marie Gottschalk ile gerçekleştirdiği 'How America's Corporate Class Became Legally Unaccountable' adlı röportaj Nil Kayarlar Sarrafoğlu tarafından çevrilmiştir.

