Yeryüzü Tanığı'nda Dicle Tuba Kılıç, Doç. Dr. Okan Ürker ile elektrik nakil hatlarının, zeytinliklere yapılan evlerin ve dağınık yerleşimlerin yangınlara etkisini konuşuyor; orman yangınlarının yapısının nasıl değiştiğini, yangınları önlemek için bize düşen sorumlulukları değerlendiriyor.
Dicle Tuba Kılıç: Herkese merhaba, ben Dicle Tuba Kılıç. Bu hafta yine Yeryüzü Tanığı programında bir aradayız. Maalesef hem ülkemizde, hem de dünyada özellikle yangınların gündeme damga vurduğu, üzücü bir haftayı geride bırakıyoruz. Bu nedenle bu hafta programımızda konunun uzmanı, yaşamını büyük ölçüde bu alana adamış Doç. Dr. Okan Ürker'i ağırlıyoruz. Sevgili Okan, hoşgeldin.
Okan Ürker: Hoş buldum Dicleciğim.
D.T.K.: Bu hafta Okan ile orman yangınlarının yapısının nasıl değiştiğini, özellikle son dönemde gündemimize gelen mega yangınları ve yangınlar konusunda hepimize düşen sorumlulukları konuşacağız. Biraz da çok fazla gündeme gelmeyen başlıklara değinmeye çalışacağız.
Sohbetimize başlamadan önce, sevgili Okan seni kısaca tanıtmak istiyorum izninle. Doç. Dr. Okan Ürker, yaklaşık 15 yıldır ülkemizin doğasının korunması için çalışan bir ekolog. Aslında bu süre bence 15 yılı da aşmış durumda.
O.Ü.: Evet, 20 yılı da geçmiştir.
D.T.K.: 20 yıl diyebiliriz herhalde. Okan, Çankırı Karatekin Üniversitesi Çevre Sağlığı Programı'nda öğretim üyesi. Aynı zamanda ABD'de Oregon Eyalet Üniversitesi Orman Fakültesi'nde misafir öğretim üyesi olarak görev yapıyor. Bu görevleri kapsamında özellikle bütüncül yangın yönetimi alanındaki araştırmalarını sürdürüyor.
Çalışma alanları oldukça geniş bir perspektife sahip. Mevcut agresif yangın söndürme politikalarının nasıl dönüştürülebileceği, yangını yangınla söndürme yaklaşımının olanakları ve yangına hazır, yangınla uyumlu bir toplumun inşası için gerekli altyapının nasıl oluşturulabileceği üzerine kapsamlı çalışmalar yürütüyor.

Evet sevgili Okan, şimdi yangınla mücadeleyi hep konuşuyoruz. Genellikle mücadeleye odaklanıyoruz ya da daha küresel bir çerçeveden bakıp iklim değişikliğini ve küresel ısınmayı ele alıyoruz. Ama bu ikisinin arasında, yangının kendisini tanımak ve yangın ekolojisini anlamak da ayrı bir mesele.
Son dönemde özellikle senden sıkça duyduğumuz bir kavram var: "İyi yangın" ve "kötü yangın." Geçtiğimiz hafta İzmir'de, Doğa Derneği'nin bulunduğu Orhanlı Vadisi'nde bir eğitim gerçekleştirdin ve bu kavramlardan söz ettin. Ben de sana şunu sormak istiyorum: Yangının iyisi kötüsü olur mu? Var ise bir yangını iyi ya da kötü yapan nedir?
O.Ü.: Evet Dicle, teşekkür ederim bu fırsatı verdiğiniz için. Bu vesileyle böyle güzel bir programa öncülük ettiği için Yücel kardeşimizi de anmak istiyorum çünkü buradaki amaç, toplumdaki ekolojik okuryazarlığı ve farkındalığı artırmak. Yangın okuryazarlığı da bunun önemli bir alt başlığı. Bu nedenle bu konuyu tam da hak ettiği şekilde ele alıyor olmak çok kıymetli. Yücel'i bir kez daha özlemle anıyorum.
Konumuza gelecek olursak; aslında "iyi yangın" ve "kötü yangın" kavramlarından önce yangını ve ateşi tanımamız gerekiyor. Ateşin ya da yangının kendisi iyi ya da kötü değildir. İyi ya da kötü olan, onun yönetimi sonucunda ortaya çıkan sonuçlardır.
Şöyle düşünelim: Evimizde yemek pişirirken ateşi kullanıyoruz, bu iyi bir şey. Kışın sobamızı yakıp ısınıyoruz, bu da iyi bir şey. Ama aynı ateş kontrolden çıkıp evimizi yaktığında ya da bize zarar verdiğinde artık kötü sonuçlar doğuruyor. Doğal sistemlerde de durum aynı. Belli bir sıklığa ve şiddete kadar yangın ekosistemi düzenleyen doğal bir süreçken, şiddeti ve etkisi arttığında yıkıcı bir unsura dönüşebiliyor.
Dolayısıyla mesele, yangının kendisinden çok yangının nasıl yönetildiği. Ateşi doğru yönetebilirsek iyi sonuçlar elde edebiliriz, yanlış yönetirsek kötü sonuçlarla karşılaşırız.

Bunun en güzel örneklerinden biri Amerika'nın yerli halklarıdır: Binlerce yıldır ateşi bilinçli biçimde kullanıyorlar. Tarımda, avcılıkta, istilacı türleri kontrol altına almada, istedikleri bitki türlerini çoğaltmada ateşten yararlanıyorlar. Hatta barınak yapımında kullanılan hızlı sürgün veren bitkilerin gelişimini teşvik etmek için bile kontrollü yakma uyguluyorlar. Yani ateş, doğru kullanıldığında doğayla uyumlu bir yönetim aracına dönüşebiliyor.
Bir başka önemli nokta da şu: Ateş ya da yangın doğada yaklaşık 400 milyon yıldır var olan doğal bir olgu. İlk kara bitkileri ortaya çıktıktan sonra yangın da ekosistemlerin bir parçası haline geliyor. İnsanlığın tarihi ise bunun yanında çok kısa. Dolayısıyla yangını "iyi" ya da "kötü" diye tanımlamaktan çok, onun yönetiminin iyi ya da kötü sonuçlar doğurduğunu söylemek daha doğru.
1980'li ve 1990'lı yıllarda Akdeniz havzasındaki yangın rejimi, ekosistemin alışık olduğu doğal düzenle büyük ölçüde uyumluydu. O dönemin iklim koşulları, insan baskısı ve yangın söndürme kapasitesi bu sistemi yönetmeye yetiyordu. Yangınlar habitat mozaiği oluşturuyor, ekosistemin doğal döngüsünün bir parçası olarak işliyordu.
Bugün ise çok farklı bir tabloyla karşı karşıyayız. Yangın rejimi değişti. İklimin kırbaç etkisi dediğimiz aşırı sıcaklıklar, uzun kuraklık dönemleri, sert rüzgârlar, artan yanıcı madde miktarı ve orman alanlarına doğru hızla yayılan insan yerleşimleri, yangınları eskisinden çok daha yıkıcı hale getiriyor. Bu değişim yalnızca Türkiye'ye özgü değil; tüm Akdeniz kuşağında ve dünyanın birçok bölgesinde yaşanıyor.

Bu değişimin üç temel nedeni var.
Birincisi iklim krizi. Küresel iklim değişikliği artık öngöremediğimiz hava koşullarını beraberinde getiriyor. Daha uzun kuraklıklar, daha yüksek sıcaklıklar ve daha sert rüzgârlar görüyoruz. Türkiye'de alışık olmadığımız, yarı tropikal özellikler gösteren iklim davranışlarıyla karşılaşmaya başladık.
İkinci neden teknik ormancılık anlayışı. Yaklaşık son yüz yıldır ormanlar, doğal ekosistemler olarak değil, üretim alanları gibi yönetiliyor. Yangın, bu anlayış içinde tamamen istenmeyen bir unsur olarak görülüyor. Oysa doğanın kendi döngüsünde yangının da bir işlevi var.
Yangın söndürüldükten sonra çoğu zaman aktif restorasyon adı altında iş makineleriyle yanmış ve yanmamış bütün materyal alandan uzaklaştırılıyor. Böylece toprağı koruyan doğal örtü de ortadan kalkıyor. Ardından çoğunlukla yalnızca kızılçam fidanları dikiliyor. Bu durum biyolojik çeşitliliği azaltıyor, daha kırılgan ve tek tip ormanlar oluşturuyor. Sonuçta Akdeniz coğrafyasında geniş kızılçam plantasyonları ortaya çıkıyor. Bunları adeta kibrit kutusundaki kibrit çöplerine benzetebiliriz. Hepsi aynı yaşta, aynı türden ve birbirine çok benzer yapılar. Bu da yanıcı madde miktarını yani yakıt yükünü ciddi biçimde artırıyor.
Üçüncü neden ise insan baskısı. Özellikle 2010'lu yıllardan sonra büyükşehir yasasıyla birlikte orman köylerinin yapısı değişti. Ankara, İstanbul ve İzmir gibi büyük kentlerden milyonlarca insan kısa sürede ormanlarla iç içe yaşamaya başladı. Seferihisar'da da, Marmaris'te de bunu çok net görebiliyoruz. Bu alanlara taşınan insanların büyük bölümü orman ekosistemine ilişkin geleneksel bilgiye sahip değil. Ormanla kurulan yeni ilişki biçimleri de yangınların çıkış sıklığını artıran önemli etkenlerden biri haline geliyor.
Özetle; bugün dünya genelinde yangın rejimleri değişiyor. Bu yalnızca Türkiye'nin yaşadığı bir durum değil.
Benim Oregon Eyalet Üniversitesi'nde bulunma nedenlerimden biri de bu. Onlar bizim bugün "mega yangın" dediğimiz süreci yaklaşık 40-50 yıldır yaşıyorlar ve bu süreçte çok farklı yönetim araçları geliştirdiler. Biz ise bu olguyla esas olarak 2021 yılından itibaren karşılaşmaya başladık.
Eskiden 5, 10 ya da 100 hektarlık yangınlar görülür, çok istisnai olarak bin hektarın üzerine çıkan yangınlar yaşanırdı. Elbette büyük yangınlar geçmişte de vardı. Ancak bunlar doğal döngü içinde, farklı büyüklüklerde gerçekleşerek habitat mozaiği oluşturuyor ve özellikle Akdeniz'in 0-1000 metre rakımlı kıyı ekosistemlerinde doğal işleyişin bir parçası oluyordu.
D.T.K.: Bir parantez de açabilir misin? Bu yangınlar Akdeniz ekosistemi için iyi, güzel bir şey mi?
O.Ü.: Yani yangın istediğimiz bir şey.
D.T.K.: Küçük ve kontrollü olduğu sürece.
O.Ü.: Evet, onlar "iyi yangınlar"dı. Yani 1980'li ve 1990'lı yıllarda, hatta 2000'lerin başına kadar gördüğümüz; irili ufaklı, arada büyük ölçekli ama ekosistemin doğal döngüsü içinde kalan yangınlar.
Neden? Çünkü bu yangınlar habitatta bir mozaik oluşturuyordu. Frigana dediğimiz kurak çalılıklar, maki toplulukları, Akdeniz'e özgü ağaç türleri ve kızılçam ormanları iç içe geçmiş bir yapı oluşturuyordu. Buna zeytinlikleri, üzüm bağlarını ve tarım alanlarını da ekleyelim. Akdeniz'i Akdeniz yapan tam da bu çeşitlilik.

Benzer bir yapı dünyanın diğer yangın coğrafyalarında da var. Örneğin Kaliforniya'da, iki yıl önce görev yaptığım dönemde bunu çok net gözlemleme fırsatım oldu. Fakat son beş yılda ülkemizde görmeye başladığımız 10 bin, 20 bin hektarı bulan mega yangınlarla birlikte bu mozaikleri kaybediyoruz. Artık sadece kızılçam ormanları yanmıyor; makilikler, frigana alanları, üzüm bağları ve zeytinlikler de büyük bloklar hâlinde yok oluyor.
Bunun sonucunda eskiden küçük yangınlardan sonra kolayca toparlanabilen sistem artık toparlanamıyor. Örneğin bir yaban hayvanı, yanan bir alandan daha önce yanmış ama kendini yenilemiş başka bir alana kaçabiliyordu çünkü o alan artık yeniden yaşanabilir hâle gelmiş oluyordu. Bugün ise kaçacak yer kalmıyor.
Aynı durum insanlar için de geçerli. Bir üzüm üreticisi ya da zeytin üreticisi, bir bölge yandığında üretimini başka bir alanda sürdürebiliyor ve eski alanın kendini onarmasını bekleyebiliyordu. Ama bugün geniş alanlar aynı anda yandığında hem ekosistem hem de insan toplulukları açısından çok daha kırılgan bir tablo ortaya çıkıyor.
Son 15-20 yıldır işte böyle değişen bir yangın rejiminin içindeyiz. Bunun en önemli nedenlerinden biri de insan kaynaklı iklim değişikliği. Antroposen çağında küresel ölçekte yaşanan bu dönüşümle mücadele etmek zorundayız.
Burada önemli bir noktaya da değinmek istiyorum: Yangını tamamen dışlamak aslında doğru bir yaklaşım değil. "Yangınla savaşmak" ifadesi bana çok anlamlı gelmiyor çünkü savaşmaya kalkarsanız, sonunda yangın kazanır. Sonuçta 400 milyon yıldır var olan doğal bir olgudan söz ediyoruz. Siz onu tamamen bastırmaya çalıştıkça, bir noktada çok daha yüksek şiddette karşınıza çıkacaktır.
Şöyle basit bir örnek verelim: Ormanda bir birim alan düşünelim ve diyelim ki bu alanın ekolojik olarak taşıması gereken doğal yanıcı madde miktarı 10 birim olsun. Her çıkan yangını hemen söndürerek bu miktarı örneğin 8 birime düşürdük. Fakat ertesi yıl bu alanda yanıcı maddeyi azaltacak herhangi bir çalışma yapmıyorsak; yani diri örtü temizliği, sıklık bakımı, kontrollü yakma ya da otlatma gibi uygulamalar gerçekleştirmiyorsak, Akdeniz'in yağışlı döneminden sonra bitki örtüsü yeniden hızla gelişiyor. Bu kez yanıcı madde miktarı 15-20 birime çıkıyor. Sonra yine yangın çıkıyor, yine söndürüyoruz. Ama yine gerekli bakımları yapmıyoruz. Bu süreç onlarca yıl boyunca tekrarlandığında, başlangıçta 10 birim olması gereken yanıcı madde yükü katlanarak büyüyor. Kırk yıl sonra aynı alanda çıkan bir yangın artık ne helikopterlerin, ne uçakların, ne de en gelişmiş söndürme araçlarının kolayca kontrol altına alabileceği kadar yüksek enerjiye sahip oluyor.
İşte bu nedenle son yüz yıldır uygulanan agresif yangın söndürme politikalarının tek başına yeterli olmadığını görüyoruz. Elbette yangınları söndürmek gerekiyor ancak yangın sezonu sona erdikten sonra da mutlaka yanıcı madde yükünü azaltacak uygulamaların hayata geçirilmesi gerekiyor.

Bunlar mekanik bakım çalışmaları olabilir, diri örtü temizliği olabilir, sıklık bakımları olabilir. Keçi, koyun, at ya da dünyanın farklı bölgelerinde kullanılan diğer otlayıcı hayvanlarla kontrollü otlatma yapılabilir. Zeytinliklerde, bağlarda ve tarım alanlarında düzenli bakım gerçekleştirilebilir. Kırsalda yaşayan insanlar evlerinin ve bahçelerinin çevresinde gerekli önlemleri alabilir. Yerel yönetimler de kamusal alanlarda bakım ve temizlik çalışmalarını sürdürebilir. Aslında bütün bunları biraz daha ayrıntılı konuşmakta fayda var.
D.T.K.: Tabii ki açalım. Bence bu çok önemli bir konu.
Özellikle Ege ve Akdeniz'e baktığımızda hepimizin aklında benzer hayaller var. Bir zeytinlik içinde bir ev, doğayla iç içe bir yaşam, yazları orada geçirmek... Bunlar kulağa çok güzel geliyor ama ne yazık ki orman ekosistemi, yangın ekolojisi ve bütüncül olarak Akdeniz ekosistemi açısından bu kadar masum sonuçlar doğurmuyor.
Geçen yıl Orhanlı Vadisi'nde büyük bir yangın yaşadık ve bunu birebir deneyimledik. Eskisi gibi toplu köy yerleşimleri artık çok az. Evler yan yana değil. Özellikle son yıllarda dışarıdan gelen pek çok kişi bir zeytinlik satın alıp içine bir ev yapıyor. Sonrasında da en temel ihtiyaçlardan biri olarak o eve elektrik hattı çekiliyor. Ancak bu alanların büyük bölümü orman sınırında yer alıyor. Çevresi kuru otlarla, çalılarla ve ağaçlarla çevrili yani doğal olarak yüksek yanıcılığa sahip alanlar. Sonuçta bu bölgeler giderek elektrik hatlarıyla örülmüş bir yapıya dönüşüyor.
Bunun yanında, bu evlerde yaşayan insanların büyük çoğunluğunun yangına yönelik herhangi bir hazırlığı da bulunmuyor. Yangın sanki uzakta yaşanan bir olaymış gibi düşünülüyor. "Yangın çıkarsa birileri gelir söndürür" anlayışı hâkim. Eğer söndürülemezse de bütün sorumluluk kurumlara yükleniyor.
Oysa senin de anlattığın gibi mesele yalnızca ormanın hazırlanması değil. Elbette ormanın düzenli bakımı, kontrollü otlatma, yanıcı madde yükünün azaltılması gibi uygulamalar çok önemli ama aynı zamanda o ormanın içinde ya da hemen yanında yaşayan bizlerin de yangına hazırlıklı olması, sorumluluk alması gerekiyor. Ne yazık ki bugün bu hazırlığın yeterince yapıldığını göremiyoruz. Bu konuda sen neler söylemek istersin?
O.Ü.: Kesinlikle Dicle. Geçen hafta da söylediğin gibi Seferihisar Orhanlı Vadisi'nde, geçen yıl yaklaşık 10 bin hektarlık alanı etkileyen yangın bölgesini Doğa Derneği'nden arkadaşlarımızla birlikte gezdik. Bu gezi sırasında önemli bir şeyi bir kez daha fark ettik.

Yangın sırasında toplum olarak gerçekten çok güçlü bir dayanışma sergiliyoruz. Orhanlı Vadisi çok güzel örgütlenmişti, İzmir'de insanlar çok güçlü bir dayanışma ortaya koymuştu. Bu yıl yangın sezonu biraz geç başladı. Avrupa'daki sıcak hava sistemlerinin etkisinin kıyısında kaldığımız için nispeten şanslıydık ancak bu hafta itibarıyla büyük yangınları yeniden yaşamaya başladık.
Afet anlarında toplum olarak olağanüstü bir refleks gösteriyoruz, gerekirse canımızı ortaya koyuyoruz ve bu çok değerli bir şey. Yangın sonrasında da hemen bir ağaç dikme seferberliği başlıyor. Bu da iyi niyetli bir yaklaşım ancak her zaman doğru yöntem olmayabiliyor. Bazen hemen ağaç dikmemek gerekiyor. Vaktimiz kalırsa bunu da konuşuruz.
Asıl sorun şu: Yangın sırasında gösterdiğimiz bu büyük çabayı, yangın sonrasında devam ettiremiyoruz. Az önce de söylediğim gibi, yalnızca söndürmeye odaklanıp sonrasında hiçbir şey yapmazsak aynı sorun ertesi yıl çok daha büyük biçimde karşımıza çıkıyor.
Orhanlı Vadisi'nde bunu çok net gördük. Yangının üzerinden henüz bir yıl geçmiş olmasına rağmen alanın büyük bölümü yeniden yoğun bir ot örtüsüyle kaplanmış durumda. Bu da bölgenin bu yıl bile yeniden yanabilecek bir risk taşıdığı anlamına geliyor.

Normal şartlarda yangın ekolojisinde "fire footprint" yani yangın ayak izi dediğimiz bir kavram vardır. Geçmişte yanmış alanlar, belirli bir süre yeni yangınlara karşı doğal bir tampon görevi görürdü. Yaklaşık 15-20 yıllık bir koruma etkisinden söz edebilirdik. Ancak bugün diri örtü temizliği yapılmadığı ve ormanla yerleşimler arasında yeterli tampon bölgeler oluşturulmadığı için bu doğal avantajı kaybediyoruz.
Üzüm bağları, zeytinlikler, kırsal yerleşimler ve evler doğrudan ormanla iç içe geçmiş durumda. Pek çoğunda savunulabilir alan oluşturulmamış. Çatılar temizlenmemiş, oluk bakımları yapılmamış. Odunluklar ve yakacak odunlar hâlâ evlerin hemen yanında açıkta duruyor. Bunların hepsi yangın riskini artırıyor. Bu da bize, Orhanlı'nın yeniden büyük bir yangın tehdidi altında olduğunu gösteriyor.
Tek başına bireysel önlem almak da yeterli olmuyor. Gezimiz sırasında bir üzüm bağı gördük. Geçen yıl sahibi kendi aldığı önlemler sayesinde bağını kurtarmıştı. Ancak büyük bir yangında ortaya çıkan bin dereceyi aşan radyant ısı yalnızca alevle temas eden alanları etkilemiyor. O sıcaklık etkisiyle bitkiler fizyolojik kuraklığa giriyor. Yani üzüm bağı, zeytinlik ya da incir bahçesi doğrudan yanmasa bile aylar sonra kuruyarak ölebiliyor.
Dolayısıyla bir kişinin aldığı önlem, çevresindeki komşuları ya da kamu kurumları aynı hazırlığı yapmadığında tek başına yeterli olmuyor. İnsanlar hem emek, hem de maddi kaynak harcıyor ama yine de sonuç alamayabiliyor. Bu nedenle kolektif hareket etmek zorundayız. Yangın sırasında gösterdiğimiz dayanışmayı ve örgütlenme becerisini yangın sonrasında da sürdürebilmemiz gerekiyor. Özellikle restorasyon çalışmalarında birlikte hareket etmeli ve ekolojik restorasyona öncelik vermeliyiz.
Ne yazık ki Orhanlı'daki incelemelerimizde restorasyon çalışmalarının bazı yerlerde yangının kendisinden daha fazla zarar verdiğini gördük. Yanmış odunsu materyalin alandan çıkarılması için ihaleler açılıyor. İhaleyi alan firmalar ağır makinelerle sürütme çalışmaları yapıyor. Bu süreçte orman toprağı ciddi şekilde zarar görüyor, erozyon artıyor. Dere yataklarına gelişi güzel yerleştirilen menfezler doğal akışı bozuyor. Oysa bu alanlarda geniş yapraklı türlerin korunmasına öncelik verilmesi gerekirken, buna uygun bir yaklaşım göremiyoruz. Çalışmalar sırasında mevcut yollar tahrip edilmiş. Köylülerin yıllardır kullandığı bazı yollara artık ulaşamıyoruz çünkü büzler yıkılmış, menfezler parçalanmış.
Kısacası restorasyon yapılıyor ama ekolojik ilkeler gözetilmeden, oldukça sert ve mekanik yöntemlerle gerçekleştiriliyor. Oysa restorasyonun da mutlaka ekolojik bir bakış açısıyla planlanması gerekiyor.
D.T.K.: Çok hızlı hareket edilmesinin de bunda payı olabilir mi? Çünkü toplumda da "hemen ağaç dikilmezse orası yok olur" gibi güçlü bir algı var. Bu nedenle Bakanlığın da hızlı davranma yönünde bir baskı hissettiğini düşünüyorum.
O.Ü.: Aslında tam tersi.
D.T.K.: Hemen çam fidanları dikilerek "Merak etmeyin, gerekli çalışmaları yaptık, alanı yeniden ağaçlandırıyoruz." mesajı verilmeye çalışılıyor.
O.Ü.: Evet, aslında tam tersini yapmamız gerekiyor; biraz beklememiz gerekiyor. Çünkü sistem zaten kendini yenileme kapasitesine sahip.

Özellikle Akdeniz kıyı ekosistemlerinde, 0-1000 metre rakım arasındaki alanlarda yangın doğal döngünün bir parçası. Örneğin bir zeytin ağacı yandığında çoğu zaman kökünden yeniden sürgün verir. Pek çok maki türü de aynı şekilde kendini sürgünle yeniler.
Kızılçam ise belirli bir sıcaklık şokunu gördükten sonra kozalaklarını açar. Kozalakların içindeki tohumlar ancak bu ısıyla serbest kalır ve yeni fidanlar çimlenmeye başlar. Aynı şekilde toprakta yıllardır uyku hâlinde bekleyen birçok maki türünün tohumu da yangının dumanına ve ısısına maruz kaldığında çimlenme sürecini başlatır.
Biz bu doğal süreci görmezden gelip "Yangın oldu, her şey bitti" diyerek alanı yeniden sıfırdan bir tarla gibi kurmaya çalıştığımızda, aslında ekosistemin kendi onarım mekanizmasını bozmuş oluyoruz.
Orhanlı Vadisi'nde tam olarak bunu gördük. Doğal bir ekosistemin kendini yenilemesine fırsat vermek yerine yeniden tek tip bir orman oluşturulmaya çalışılıyor. Hemen yanındaki Yeniköy'de de benzer bir aktif restorasyon yaklaşımı uygulanmış. Allah korusun, orada yeniden büyük bir yangın çıkarsa, habitat mozaiği olmadığı ve tek parça bir plantasyon oluşturulduğu için önümüzdeki yıllarda çok daha büyük risklerle karşılaşılması mümkün.
Özetle bugün dünya genelinde de artık agresif söndürme politikalarının tek başına yeterli olmadığı görülüyor. Çünkü yangın rejimleri değişti. Mega yangınları, büyük yangınları ve katastrofik dediğimiz çok yıkıcı yangınları yaşamaya başladık.
Üstelik bunlar yalnızca orman yangınları değil. Az önce de söylediğim gibi; ot yangınları, anız yangınları, sazlık yangınları ve makilik yangınları da aynı sistemin bir parçası. Dolayısıyla konuya yalnızca "orman yangını" olarak bakmamak gerekiyor.
Artık sadece söndürmeye odaklanan bir anlayıştan çıkıp bütüncül yangın yönetimine geçmek zorundayız. Dünya da bu yöne doğru ilerliyor.
Yangın yönetimi artık aynı zamanda bir bütçe yönetimi hâline geldi. Kaynakların tamamını söndürmeye ayırdığınızda, dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi bir süre sonra bütçeler yetersiz kalıyor. Bazı orman teşkilatları yangın sezonunda araçlarına yakıt koymakta, personelini sahaya çıkarmakta bile zorlanıyor. Türkiye'de henüz merkezi bütçe sayesinde bu sorun çok görünür olmayabilir ancak yakın gelecekte benzer sıkıntıları bizim de yaşamamız mümkün.
Bu nedenle bütçenin büyük bölümünü yalnızca helikopterlere, uçaklara ve söndürme faaliyetlerine ayırmak yerine, bütüncül yönetimin tüm aşamalarına yatırım yapmak gerekiyor.

Yangın çıktığında elbette söndüreceğiz. Bu, bütüncül yangın yönetiminin "direnç" aşaması. Ardından yangın sezonu bittikten sonra "direngenlik" aşamasına geçeceğiz. Yanıcı madde yükünü azaltacağız. Kontrollü otlatma yapacağız. Gerekirse kontrollü yakma uygulayacağız. Dünyanın birçok ülkesinde yangın sezonu dışında düşük şiddetli örtü yangınlarıyla hem daha ekonomik, hem de daha ekolojik sonuçlar elde ediliyor. Bu uygulamaları ülkemize de kazandırmamız gerekiyor. Bunun yanında mekanik bakım ve diğer ormancılık uygulamalarıyla da sistemi daha dayanıklı hâle getireceğiz.
Son aşama ise uyum yani adaptasyon. Burada artık yangını tamamen hayatımızdan çıkarmaya çalışmak yerine, onu yaşamın doğal bir parçası olarak kabul etmemiz gerekiyor. Yangını iklim krizinin somut sonuçlarından biri olarak görmeli ve yangınla uyumlu yaşam biçimlerini geliştirmeliyiz.
Artık yangın yalnızca Orman Genel Müdürlüğü'nün tek başına yöneteceği bir konu olmaktan çıktı. Yerel yönetimlerin, vatandaşların, sivil toplum kuruluşlarının, AFAD'ın ve ilgili tüm kurumların birlikte hareket etmesi gereken yeni bir dönemin içindeyiz. Bu nedenle bugün yangın sezonunda önceliğimiz elbette söndürmek. Bir yerde yangın çıktığında onu en hızlı şekilde kontrol altına almak zorundayız. Ama yangın söndüğünde iş bitmiyor; tam tersine asıl çalışma o zaman başlıyor.
Restorasyonu ekolojik ilkeler doğrultusunda yapacağız. Yangın sezonu bittikten sonra yanıcı madde yükünü yöneteceğiz. Vatandaşlar zeytinliklerinde ve üzüm bağlarında gerekli önlemleri alacak. Bunu tek tek değil, kolektif biçimde yapacaklar. Yerel yönetimler yol kenarları ve kamusal alanların bakımını üstlenecek. Enerji şirketleri kendi sorumluluk alanlarındaki altyapıyı daha güvenli hâle getirecek. Orman Genel Müdürlüğü ise asıl uzmanlık alanı olan orman yangınlarına odaklanabilecek. Kısacası yeni yangın rejimini ancak böyle bir iş bölümü ve ortak sorumluluk anlayışıyla yönetebiliriz.
Ve en başta söylediğim noktaya tekrar dönmek istiyorum: Bizim savaşmamız gereken şey yangın değil; asıl mücadele etmemiz gereken iklim krizi. Çünkü onu çözmeden burada konuştuğumuz bütün önlemler kısa ve orta vadeli çözümler olmaktan öteye geçemeyecek. Uzun vadede kalıcı çözüm, iklim değişikliğiyle mücadeleden geçiyor.
İklim krizinin ayrıntıları benim uzmanlık alanım değil; onu iklim bilimcilere bırakayım. Ben bütüncül yangın yönetimi açısından çerçeveyi bu şekilde özetlemiş olayım.
D.T.K.: Harika oldu. Sevgili Okan Ürker, bugün programımızın konuğuydu. Çok teşekkür ediyoruz. Kısa bir süre içinde oldukça kapsamlı bir çerçeve çizdin; yangınları küresel ölçekte değerlendirirken, yerel ölçekte hepimize düşen sorumlulukları da anlattın. Bizi kırmayıp katıldığın için çok teşekkür ediyoruz. Ayrıca bu haftaki program destekçimiz Nihal Mermutlu'ya da teşekkürlerimizi iletiyoruz.
Yeryüzü Tanığı'nın bu haftalık sonuna geldik. Gelecek hafta yeniden görüşmek üzere, hoşçakalın.


