Enerji bir meta mı yoksa kamusal bir hak mı?

-
Aa
+
a
a
a

Onarım Çağı'nda Suda Sim Meriç, Tuna Emren ve Özdeş Özbay, enerji demokrasisi kavramını; enerjinin mülkiyeti, kamusal denetimi, adil geçişle ilişkisi ve dünyadaki enerji demokrasisi hareketleri üzerinden ele alıyorlar.

""
Enerji bir meta mı yoksa kamusal bir hak mı?
 

Enerji bir meta mı yoksa kamusal bir hak mı?

podcast servisi: iTunes / RSS

Suda Sim Meriç: Yeryüzüne onarmanın imkanlarını konuştuğumuz Onarım Çağı’na hoşgeldiniz. Ben Suda Sim Meriç.

Özdeş Özbay: Ben Özdeş Özbay.

Tuna Emren: Ben Tuna Emren.

S.S.M.: ...ve teknik masada da Dila Yılmaz bize destek veriyor.

T.E.: Bugün Onarım Çağı'nın dokuzuncu programını yapıyoruz. Bizi başından beri dinleyenlerin fark etmiş olabileceği gibi ana meselemiz iklim istihdamı ve adil geçiş. Bu konuları her hafta biraz daha derinleştirerek ele almaya çalıştık.

Geçtiğimiz hafta konuğumuz Avrupa İklim Eylem Ağı (CAN Europe) Türkiye Koordinatörü Elif Cansu İlhan'dı. Onunla adil geçiş kavramını enine boyuna konuşmuştuk. Ondan önce ise ilk birkaç hafta boyunca Söndür Ateşi (Fight the Fire) kitabını takip eden programlar yaptık. Ardından kitabın yazarı ve çeşitli sendikalarda iklim istihdamı kampanyaları yürüten Jonathan Neale'i konuk ettik.

Bugün ise bu konularla yakından ilişkili olan ve özellikle adil geçişin en kritik başlıklarından biri sayılan enerji demokrasisini konuşuyoruz.

Günümüzde iklim tartışmalarının büyük bölümü yenilenebilir enerjiye odaklanıyor. Enerji demokrasisi ise bu tartışmalara şu sorularla yön veriyor: Yalnızca enerjinin kaynağını mı değiştireceğiz, yoksa enerjinin mülkiyetini, yönetimini ve toplumsal anlamını da konuşmaya başlayacak mıyız?

Amerikalı tarihçi ve düşünür Lewis Mumford, teknolojinin hiçbir zaman nötr olmadığını söylüyordu. Ona göre her teknik sistem aynı zamanda bir toplumsal örgütlenme biçimidir. Bu nedenle enerji sistemleri yalnızca elektrik üretmez; ekonomik gücü, siyasal karar alma süreçlerini ve toplumsal ilişkileri de biçimlendirir.

Buradan 20. yüzyılın önemli düşünürlerinden Ivan Illich'e geçelim. Illich ise modern toplumun enerji tüketimi arttıkça özgürleşmediğini, tam tersine yeni bağımlılık ilişkileri ürettiğini ve insanların kendi yaşamları üzerindeki denetimini giderek kaybettiğini savunuyordu.

Ö.Ö.: Adaşı Illich, Lenin'in aksine farklı bir yaklaşım ortaya koyuyordu. Lenin'in bilinen bir sosyalizm tanımı vardır: "Sovyetler artı elektrifikasyon." Buradaki "Sovyetler" elbette demokrasi, işçi denetimi ve işçi demokrasisi anlamına geliyor.

T.E.: Illich için asıl mesele, enerjinin kim tarafından kontrol edildiğiydi. Vurguladığı nokta, insanların bu sistemlere ne ölçüde bağımlı hâle getirildiği ve bu bağımlılığın toplumsal sonuçlarıydı.

Buradan bir başka düşünüre, Alman filozof ve aynı zamanda kültür kuramcısı Walter Benjamin'e geçelim. Benjamin, belki de bu tabloyu en çarpıcı biçimde özetleyen isimlerden biriydi. Şöyle diyordu: "Her uygarlık belgesi, aynı zamanda bir barbarlık belgesidir."

Ö.Ö.: Benjamin'in bu yaklaşımı, bir bakıma Marx'ın devlet teorisini de hatırlatıyor. Marx, devleti sınıflı toplumun bir ürünü ve egemen sınıfın çıkarları doğrultusunda işleyen bir şiddet aygıtı olarak tanımlıyordu. Benjamin'in "Her uygarlık belgesi, aynı zamanda bir barbarlık belgesidir" sözü de benzer biçimde, uygarlığın ardındaki iktidar ilişkilerine ve görünmeyen bedellere dikkat çekiyor.

T.E.: Şimdi bir elektrik düğmesine bastığımızda ne yapıyoruz? Yalnızca lambayı mı yakıyoruz yoksa aynı zamanda büyük ve çoğu zaman görünmez bir enerji sistemine mi bağlanıyoruz? Elbette ikincisini yapıyoruz. Çünkü elektriğin nasıl üretileceğine, nasıl dağıtılacağına, bundan kimin kâr edeceğine ve bedelini kimin ödeyeceğine karar veren bir sistemin parçası hâline geliyoruz.

İşte enerji demokrasisi dediğimiz şey de tam olarak bu görünmeyen sistemi görünür kılmaya çalışan siyasal bir talep.

Onarım Çağı'nda bugün enerji demokrasisinin nasıl tesis edilebileceğini konuşacağız. Dünyada bu alanda yürütülen kampanyaları özetlemeye çalışacak, iklim hareketinin neden giderek daha yüksek sesle "Enerji sistemleri toplumun denetimine geçmeli" dediğini ele alacağız.

S.S.M.: En başta bir tanım yapmamız gerekiyor. En yalın hâliyle anlatacak olursak, enerji demokrasisi; enerjinin yalnızca temiz kaynaklardan üretilmesini değil, aynı zamanda toplumun ortak yararı için planlanmasını savunur. Çünkü bugün enerji sektöründe yaşadığımız temel sorun yalnızca fosil yakıtlar değildir. Sorun aynı zamanda enerji üretiminin çok büyük şirketlerin elinde yoğunlaşmış, tekelleşmiş ve kamusal olmaktan çıkıp özelleşmiş olmasıdır.

Yani güneşi ya da rüzgârı kullanıyor olmanız tek başına demokratik bir enerji sistemi anlamına gelmez. Eğer aynı şirketler bu kez güneş santrallerini ve rüzgâr türbinlerini de tekellerinde topluyorsa, yalnızca kullanılan teknoloji değişmiş olur; güç ilişkileri ise aynı kalır. Sistemde gerçek bir dönüşüm yaşanmaz.

İşte enerji demokrasisinin çıkış noktası tam da budur. Enerjiyi yalnızca ticari bir meta olarak değil; su, eğitim ve sağlık gibi temel bir kamusal hak olarak görmek ve bu anlayışla örgütlemektir. Çünkü bugün elektrik olmadığında hayat duruyor. Sadece evler değil; okullar, hastaneler ve aklımıza gelebilecek bütün kamusal hizmetler bundan etkileniyor. Elektrik yoksa su da yok, eğitim de yok, haberleşme de yok. Durum buysa, kamusal yaşamı bu denli etkileyen bir hizmetin erişimi neden yalnızca piyasanın elinde olsun? Neden toplumun güvencesi altında olmasın?

Peki bunun sağlanması için ne yapılabilir? Enerji demokrasisinin kurulabilmesi için dünya genelinde bu alanda çalışan hareketlerin, sendikaların ve çeşitli kurumların ortaklaştığı birkaç temel ilke var.

Bunlardan ilki, enerji sistemlerinin kamusal denetime açılmasıdır. Yani enerji politikalarının; yerel yönetimler, sendikalar, kooperatifler, yurttaş girişimleri ve tüketicilerin katılımıyla belirlenmesi. İkinci ilke ise demokratik yönetim ve yerelleşmedir. Kararları yalnızca şirketler değil; sendikalar, belediyeler, kooperatifler, yurttaşlar ve yerel topluluklar birlikte almalıdır. Ayrıca enerjinin mümkün olduğunca tüketildiği yerde üretilmesi de savunulur.

Böylece, örneğin elverişli noktalarda kurulan devasa santraller yerine mahalle ölçeğinde güneş enerjisi kooperatifleri ya da çiftçilerin ortaklaşa kurduğu üretim tesisleri gibi modeller hem enerji kayıplarını azaltabilir hem de ekonomik faydanın bölge içinde kalmasını sağlayabilir.

Ö.Ö.: Burada geçtiğimiz haftalarda konuştuğumuz süper şebekelere olan ihtiyacı göz ardı etmediğimizi de hatırlatmak gerekiyor. Çünkü söylediklerimiz bir çelişki yaratıyormuş gibi anlaşılmasın.

Yerel çözümler elbette çok önemli. Ancak Jonathan Neale'in Söndür Ateşi kitabında vurguladığı önemli bir nokta var: Yenilenebilir enerji kaynakları, yani güneş ve rüzgâr, elektrik üretimi açısından doğaları gereği değişken kaynaklardır.

Örneğin bir bölgede havanın günlerce kapalı olması durumunda, depolanan enerji de bir noktadan sonra yetersiz kalabilir. Ya da bazı coğrafi koşullarda yerel ölçekte yenilenebilir enerji üretimi yeterli olmayabilir. Bu nedenle enerji demokrasisi, yerel üretimi savunurken aynı zamanda bölgeler arasında enerji paylaşımını mümkün kılan güçlü ve kamusal süper şebekelere duyulan ihtiyacı da dışlamaz. Aksine, bu iki yaklaşımın birbirini tamamlayacak şekilde birlikte düşünülmesi gerektiğini savunur.

T.E.: Coğrafi koşullardan, vaziyetlerden…

Ö.Ö.: Bu nedenle, enerji desteğinin sağlanabilmesi için büyük şebekelere de ihtiyaç duyulacak. Örneğin güneşten elektrik üretiminin çok daha elverişli olduğu bölgelerde ihtiyaç fazlası enerji üretilip, üretim kapasitesi daha sınırlı olan bölgelere iletilmesi gerekebilecek.

Ancak bu da enerji demokrasisinin tartışma alanlarından biri. Yine aynı soruya dönüyoruz: Bu enerji, büyük bir güneş tarlasında üretilip güneşten elektrik üretme imkânı daha kısıtlı olan bölgelere kâr amacıyla faaliyet gösteren bir şirket tarafından satılırsa ne olacak?

Böyle bir modelde yüksek elektrik faturalarının ortaya çıkması ve enerjiye erişimin piyasa koşullarına bağlı hâle gelmesi kaçınılmaz olacaktır.

S.S.M.: Aslında bu yaklaşımda mesele yalnızca yerelin kendi kendine yetmesi değil, yerellerin birbirini destekleyip kalkındırabilmesi. Enerji demokrasisi de tam olarak böyle bir dayanışma anlayışını öne çıkarıyor.

Üçüncü temel ilke ise enerji yoksulluğuyla mücadele. Enerji demokrasisi yalnızca elektrik üretimini değil, herkesin bu enerjiye uygun fiyatlarla erişebilmesini de hedefliyor. Az önce Özdeş'in de söylediği gibi, burada söz konusu olan temel bir kamusal hizmet. Dolayısıyla enerjinin herkes için erişilebilir ve kamusal bir hak olması gerektiği savunuluyor.

Bugün Avrupa'da milyonlarca insan evini yeterince ısıtamıyor. Enerji fiyatları yükseldikçe, ekonomik, siyasi ya da iklim kaynaklı krizler yaşandıkça bunun etkilerini daha net görüyoruz. Geçtiğimiz günlerde de petrol ve enerji fiyatlarında yaşanan ani artışlar, enerji krizinin aynı zamanda bir yaşam maliyeti krizine dönüşebildiğini bir kez daha gösterdi.

Bu nedenle enerji demokrasisi hareketi, enerji faturalarının yalnızca piyasa koşullarına göre değil, sosyal adalet perspektifiyle ele alınmasını da savunuyor.

Ö.Ö.: Evet, bütün bu düşünceler yalnızca akademik tartışmalardan ibaret değil. Bugün dünyanın birçok yerinde bu fikirleri hayata geçirmeye çalışan güçlü uluslararası hareketler var. Biz de önümüzdeki haftalarda bu hareketlerin bir kısmıyla söyleşiler yapmaya başlayacağız.

Bunlardan en önemlilerinden biri Trade Unions for Energy Democracy (TUED) yani Türkçesiyle Enerji Demokrasisi için Sendikalar ağı. Yaklaşık iki ay önce Açık Gazete'de TUED'in kurucularından Sean Sweeney ile bir söyleşi yapmıştık. Önümüzdeki hafta da, bir aksilik olmazsa, kendisini bu programda yeniden ağırlayacağız.

TUED, yaklaşık altmış ülkeden yüzü aşkın sendikayı bir araya getiren uluslararası bir ağ. Bu ağın temel iddiası oldukça net: Enerji dönüşümü piyasaya bırakılamaz. Çünkü piyasanın temel amacı kısa vadede kâr etmektir. Oysa iklim krizinin çözümü; uzun vadeli planlama, kamusal yatırım ve toplumsal dayanışma gerektiriyor.

Bu nedenle TUED; enerji sektörünün yeniden kamulaştırılmasını, fosil yakıtların planlı biçimde terk edilmesini ve yenilenebilir enerji yatırımlarının toplum yararına gerçekleştirilmesini savunuyor. Başka bir deyişle, adil geçişin ancak enerji demokrasisiyle mümkün olabileceğini öne sürüyor.

Bir başka önemli girişim ise Avrupa'daki REScoop hareketi, yani yenilenebilir enerji kooperatifleri ağı. Bu modelde elde edilen gelir yatırımcılara değil, doğrudan yerel topluluklara geri dönüyor. Böylece enerji yalnızca tüketilen bir hizmet olmaktan çıkıp ortaklaşa yönetilen kamusal bir varlığa dönüşebiliyor.

Bugün Avrupa'nın birçok ülkesinde binlerce insan bir araya gelerek kendi elektriğini üretmeye başlamış durumda. Benzer örnekleri Almanya'da da görüyoruz. Almanya'nın Energiewende sürecinin en dikkat çekici yönlerinden biri, yüzlerce belediyenin elektrik şebekelerini yeniden kamu mülkiyetine almış olması. Birçok kentte elektrik şebekeleri özel şirketlerden geri alınarak belediyelerin yönetimine geçti. Bu sürece "yeniden belediyeleştirme" adı veriliyor.

Ben de Açık Radyo'ya başlamadan önce, hatta ilk yıllarımda, su hakkı aktivistiydim. Yeniden belediyeleştirme bizim de çalışma alanlarımızdan biriydi. Aslında bu, son 20 yılın önemli tartışmalarından biri. Her ne kadar son yıllarda bu hareket ivme kaybetmiş olsa da, neoliberal dönemde özelleştirilen elektrik, su, ulaşım ve benzeri kamusal hizmetlerin yeniden belediyelerin yönetimine geçirilmesini savunuyor.

2000 ile 2014 yılları arasında dünya genelinde yaklaşık 180 yeniden belediyeleştirme vakası yaşandı. Bu dönem aynı zamanda Orta Doğu ayaklanmalarının, meydan işgallerinin ve yerel yönetimlerde alternatif siyasal hareketlerin yükseldiği yıllardı. Birçok kentte sol ya da ilerici yerel yönetimler göreve gelirken yeniden belediyeleştirme uygulamaları da yaygınlaştı.

Elimdeki rapora göre bu 180 örneğin 136'sı Berlin, Paris, Atlanta ve Barcelona gibi çoğunlukla Avrupa ve Kuzey Amerika kentlerinde gerçekleşmişti. Yani yeniden belediyeleştirme yalnızca gelişmekte olan ülkelerde değil, yüksek gelirli ülkelerde de güçlü bir eğilim olarak ortaya çıkmıştı.

Bu süreçte en çok dikkat çeken örneklerden biri Barcelona'ydı. O dönemde belediye başkanı Ada Colau'ydu. 2011'de İspanya'da yükselen Indignados yani Öfkeliler Hareketi içinden gelen Colau, Barcelona en Comú hareketiyle belediye başkanı seçilmişti. Kenti bir "müşterek" olarak yeniden düşünme fikri de bu hareketin temel yaklaşımıydı.

Barcelona, Colau döneminde yeniden belediyeleştirme hareketinin en önemli örneklerinden biri hâline geldi çünkü kentte enerji hizmetleri büyük ölçüde özelleştirilmişti. Mahalleler farklı şirketler tarafından yönetiliyor gibi görünse de, bu şirketlerin önemli bir bölümü aslında uluslararası büyük enerji şirketlerine bağlıydı.

Bu yapıyı dönüştürmek amacıyla 2018 yılında Barcelona Energia kuruldu. Bu, yüzde yüz yenilenebilir enerji üreten ve belediyeye ait kamusal bir şirketti. Ancak şirket, Avrupa Birliği'nin piyasa ve rekabet kuralları nedeniyle çeşitli sınırlamalarla karşılaştı. Elektriği yalnızca bu şirketten almayı tercih eden yurttaşlara hizmet verebilmesi, modelin yaygınlaşmasını zorlaştırdı. Buna rağmen Barcelona, enerji demokrasisi tartışmalarında hâlâ önemli örneklerden biri olarak kabul ediliyor.

Latin Amerika'da ise enerji demokrasisi tartışması farklı bir boyut kazanıyor. Burada öne çıkan kavram "enerji egemenliği". Yerli halk hareketleri büyük baraj projelerine, madenlere ve fosil yakıt yatırımlarına karşı mücadele ederken yalnızca çevreyi değil, yaşadıkları topraklar üzerindeki demokratik haklarını da savunuyor. Bu nedenle Latin Amerika'da enerji politikaları aynı zamanda bir demokrasi ve hak mücadelesi olarak ele alınıyor.

Şimdi isterseniz kısa bir müzik arası verelim. Ardından kaldığımız yerden devam edelim.

S.S.M.: Mr. Wildfire'dan "Corporate Slave" adlı parçayı dinlediniz. Türkçesiyle, "Kurumsal Köle."

Ö.Ö.: Şirket kölesi.

S.S.M.: Şirket kölesi.

T.E.: Mükemmel bir şarkı.

S.S.M.: Az önce sözünü ettiğimiz Indignados yani Öfkeliler Hareketi. Sanırım yalnızca konusundan değil, sesinden de öfkesini hissettiren bir parça dinledik gerçekten.

Bildiğimiz gibi iklim krizine yol açan sistem, aynı zamanda pek çok toplumsal ve insani krizi de derinleştiriyor. Dinlediğimiz parça da tam bu duygudan besleniyor. Şarkının sözlerinde şöyle diyor: "Giriş çıkış saatleri, yaldızlı kafes. Son teslim tarihlerinin baskısı altında boğuluyorum. Maaşım artsa da yerimde sayıyorum. Nefes alamıyorum. Geleceğimi kazıyorum, ölüme biraz daha yaklaşıyorum. On sekiz yaşımdan beri hiç durmadan çalışıyorum. Kurumsal bir hayalin içinde hapsoldum. Ne kadar yükselirsem, mezar o kadar kararıyor. Şimdi bana bakın; ben bir şirket kölesiyim." Mr. Wildfire'ın "Corporate Slave" adlı parçası tam da bu duyguyu anlatıyor.

Ö.Ö.: Mr. Wildfire... İsmi "Vahşi Yangın" anlamına geliyor. Bugünlerde İspanya ve Fransa'daki orman yangınlarını düşündükçe, sanatçının adı da ister istemez ilginç bir çağrışım yapıyor.

Şimdi enerji demokrasisinden, özellikle de bu alanda çalışan uluslararası hareketlerden söz ediyorduk. TUED yani Enerji Demokrasisi için Sendikalar ağından bahsettik. REScoop yani yenilenebilir enerji kooperatifleri ağını konuştuk. Yeniden belediyeleştirme hareketlerine, Almanya ve Barcelona örneklerine değindik. Latin Amerika'da ise yerli halkların enerji politikalarındaki rolünden söz ettik.

Aslında iklim hareketinin ortak talepleri de bu örneklerle büyük ölçüde örtüşüyor.

Birincisi, fosil yakıtlardan planlı ve hızlı bir çıkış.

İkincisi, enerji sektörünün kamusal yatırımlarla büyütülmesi. Bu, iklim istihdamı tartışmalarında da sık sık üzerinde durduğumuz başlıklardan biri: kamusal işler ve kamusal yatırımlar.

Üçüncüsü, enerji şirketlerinin aşırı kârlarının sınırlandırılması.

Dördüncüsü, herkes için güvenli, temiz ve uygun fiyatlı enerjiye erişimin sağlanması.

Ve belki de en önemlisi, enerji dönüşümü sürecinde hiçbir işçinin geride bırakılmaması. Çünkü adil geçiş yalnızca karbon emisyonlarını azaltmayı hedeflemiyor. Aynı zamanda daha eşitlikçi, daha katılımcı ve daha dayanışmacı bir toplum fikrini de savunuyor.

T.E.: Ben de tam senin bıraktığın yerden birkaç ekleme yapmak istiyorum.

2022'de yaşanan enerji krizinin ardından Avrupa'da petrol, doğal gaz ve elektrik şirketleri tarihî düzeyde beklenmedik kârlar elde etmişti. Hatırlarsanız bu durum medyada da geniş yer bulmuştu. Buradaki "beklenmedik kâr" kavramı, şirketlerin kendi yatırımlarından ya da verimliliklerinden değil; tamamen dışsal ve öngörülemeyen piyasa gelişmeleri sonucunda elde ettikleri olağanüstü kazançları ifade ediyor.

Uluslararası Enerji Ajansı'nın değerlendirmelerine göre bunun temel nedenlerinden biri, doğal gaz fiyatlarının elektrik piyasasında fiyat belirlemeye devam etmesiydi.

Bunun ardından Avrupa Parlamentosu da bu beklenmedik kârların büyüklüğünü ve nasıl değerlendirilebileceğini inceleyen bir araştırma yayımladı. Araştırmada yaklaşık 106 milyar avroluk olağanüstü bir kazanç ortaya çıktığı ve bunun kamu yararına kullanılabilecek önemli bir kaynak olduğu vurgulandı. Örneğin bu gelirin yalnızca elektrik faturalarını hafifletmek amacıyla kullanılması bile milyonlarca insan için ciddi bir rahatlama sağlayabilirdi. İşte aslında sözünü ettiğimiz rakamlar bunlar. Bu kaynaklar şirketlerin elinde kaldığında ortaya çıkan tablo da bu oluyor.

İklim hareketi de bunu en temel eleştiri başlıklarından biri hâline getirdi. Çünkü bugün güneş ve rüzgârdan elektrik üretmenin maliyeti artık çok daha düşük. Buna rağmen Avrupa'nın büyük bölümünde tüketicilerin ödediği elektrik fiyatı hâlâ doğal gaz santrallerinin belirlediği piyasa mekanizmasına göre oluşuyor.

Bunun nedeni ise elektrik piyasasındaki marjinal fiyatlandırma sistemi. Siz elektriğinizi güneşten üretilmiş, maliyeti oldukça düşük bir kaynaktan tüketiyor olabilirsiniz. Ancak talebi karşılamak için sisteme en son giren üretim birimi bir doğal gaz santraliyse, piyasa fiyatı o santralin maliyetine göre belirleniyor. Böylece çok daha ucuza üretilmiş yenilenebilir enerji bile doğal gazın belirlediği yüksek fiyat üzerinden satılmış oluyor.

Ö.Ö.: Şebekeye en son dâhil olan üretim birimi fiyatı belirlediği için sistem bu şekilde işliyor.

T.E.: Yani aslında fiyatı belirleyen üretim birimi, elektriğin tamamını üretmiyor. Ancak sistemde yer almaya devam ettiği için fiyat oluşumunda belirleyici oluyor. Bu üretim birimi sistemden çıkarılmadığı sürece, elektrik alımları onun belirlediği fiyat üzerinden gerçekleştiriliyor.

S.S.M.: Projede hiçbir şey yapmayıp sonunda adını sunuma yazdıran öğrenci gibi aslında.

T.E.: Türkiye'de de mesele, yalnızca elektriğin nasıl ve hangi kaynaklardan üretildiği değildi; hiçbir zaman da yalnızca bu olmadı. Asıl mesele, enerjiyi kimin ürettiği, kimin sattığı ve ortaya çıkan değerin kimler arasında paylaşıldığıydı. Gerçi "paylaşıldığı" demek de çok doğru değil; biz hiçbir zaman o paylaşımın içinde olamadık. Belki de "kimler arasında bölüştürüldüğü" demek daha doğru.

Bu noktada akla yine Walter Benjamin'in şu sözü geliyor: "Her uygarlık belgesi, aynı zamanda bir barbarlık belgesidir." Ben sözü burada size bırakayım.

Ö.Ö.: Evet, haftaya enerji demokrasisini daha derinlikli biçimde konuşmak üzere Enerji Demokrasisi için Sendikalar Ağı (TUED) kurucularından ve koordinatörlerinden Sean Sweeney'i konuk edeceğiz. Elbette herhangi bir aksaklık yaşanmaması hâlinde; bunu da şimdiden not düşmüş olalım. Kendisiyle, sendikaların enerji demokrasisi talebi etrafında nasıl bir mücadele yürüttüğünü konuşacağız.

S.S.M.: Bu da önümüzdeki haftanın programı. Bu haftaki programın da sonuna geldik. Haftaya Salı günü saat 16:00'da yeniden buluşmak üzere. Hoşçakalın.

 

Ö.Ö.: Hoşçakalın.

T.E.: Hoşçakalın.