“Aşırı sağın yükselişi yerel seçimi aşıyor”

Ufuk Turu
-
Aa
+
a
a
a

Ufuk Turu'nda Ahmet İnsel, Birleşik Krallık’taki yerel ve bölgesel seçimlerin ardından yükselen aşırı sağın, Reform UK’nin yükselişinin, İşçi Partisi’nin yaşadığı oy kaybının ve Yeşiller’in güç kazanmasının ülkenin siyasal dengelerini nasıl değiştirdiğini değerlendiriyor; ayrıca Danimarka’da Sosyal Demokratlar’ın tarihsel egemenliğinin sarsılmasını ve Avrupa’daki yeni siyasal kırılmaları ele alıyor.

""
Ufuk Turu: 12 Mayıs 2026
 

Ufuk Turu: 12 Mayıs 2026

podcast servisi: iTunes / RSS

Ömer Madra: Günaydın Ahmet, merhabalar!

Ahmet İnsel: Günaydın!

Özdeş Özbay: Günaydın!

Ö.M.: Bugünkü Ufuk Turu’muz gayet karmaşık bir tur olabilir, neler konuşacağız?

A.İ.: Birleşik Krallık’ta yerel seçimler oldu ve bu seçimler, herhalde Birleşik Krallık’ın önümüzdeki 5-10 yılında yaşanacak büyük değişimlerin açık bir ifadesi haline geldi. Yerel seçim olmasının ötesinde, çok daha anlamlı gelişmeleri işaret ediyor.

Ö.Ö.: Bu yönüyle biraz Türkiye’ye benziyor o zaman?

A.İ.: Evet ama bu sefer, aşırı sağın yükselmesi anlamında tersine bir tablo ortaya çıktı.

Ö.Ö.: Evet ama bu kez, aşırı sağın yükselmesi nedeniyle yerel seçim olmanın ötesine geçen bir politik önem taşıyor.

A.İ.: Tabii, yerel seçimi aşıyor yalnız. İngiltere’de bir kısmı yerel seçim, bir kısmı da bölgesel parlamento seçimiydi. Onların da farklı bir anlamı oldu aynı zamanda. Biliyorsunuz, 1999’dan beri Galler ve İskoçya bölgelerinin merkezi hükümetten devralınan yetkilere sahip, kısmi özerk parlamentoları var. İskoçya Parlamentosu ve Galler Parlamentosu’nun yanı sıra bir de Kuzey İrlanda Parlamentosu bulunuyor. Kuzey İrlanda’daki son seçimlerde ilk defa Sinn Féin yani Kuzey İrlanda’nın İrlanda Cumhuriyeti’yle birleşmesini savunan ayrılıkçı diyelim, parti çoğunluğu sağlayıp hükümet başkanlığına sahip olmuştu.

Bu seçimlerde de Galler ve İskoçya’da parlamento seçimleri yapıldı ve bu bölge parlamentolarının 1999’da kurulmasından beri ilk kez Galler’de İşçi Partisi çoğunluğu, sosyal demokrat ve özerklikçi — tam olarak ayrılıkçı diyemeyiz — olan Galler Partisi’ne kaybetti. Galler Partisi 43 milletvekili çıkardı; parlamentoda temsil edilen milletvekili sayısını 20 artırmış oldu. Diğer taraftan en büyük kaybeden İşçi Partisi oldu. 35 milletvekili kaybederek Galler Parlamentosu’nda 44 milletvekilliğinden 9 milletvekilliğine düştü. Muhafazakârlar da 22 milletvekili kaybederek 7 milletvekilliğine düştüler. Burada kazanan esas itibarıyla daha önce parlamentoda 23 milletvekilliğine sahipken şimdi 43 milletvekilliğine ulaşan Galler Partisi oldu. Ardından Reform Partisi geliyor. Daha önce sıfır milletvekili varken, aşırı sağcı Nigel Farage’ın başında olduğu ve Brexit referandumunun kazanılmasını sağlayan en büyük güçlerden biri olan Reform Partisi, İşçi Partisi’nin kalesi sayılan Galler’de birdenbire ikinci parti konumuna geldi: 34 milletvekilliği aldı. Tabii burada İşçi Partisi seçmeninin önemli bir kısmının aşırı sağcı, milliyetçi, Avrupa Birliği karşıtı ve göçmen karşıtı Reform Partisi’ne geçtiği görülüyor.

Bir diğer önemli nokta da şu: Galler’de artık birinci parti Galler Partisi. İskoçya’da da İskoçya Ulusal Partisi biraz milletvekili kaybetmekle beraber 58 milletvekilliği aldı. Çoğunluk için 65 milletvekiline ihtiyaçları var. İşçi Partisi burada da geriledi, 4 milletvekili kaybetti. Reform Partisi yeniden İskoçya Parlamentosu’na girdi. Yeşiller ciddi bir ilerleme kaydederek 6 milletvekili kazandılar. Muhafazakârlar çok ciddi kayıp yaşayıp 20’ye yakın milletvekili kaybettiler. Liberal Demokratlar da 6 milletvekili artırarak 10 milletvekiline ulaştılar. Dolayısıyla çoğunluk için gereken 65 sandalyeye karşılık İskoçya Ulusal Partisi’nin 58 milletvekili bulunuyor ve büyük ihtimalle Yeşiller’le yeniden ittifak yapacaklar gibi gözüküyor. Zaten bu seçimin olmasının nedeni de Yeşiller’in birkaç ay önce ittifakı terk etmiş olmasıydı.

Diğer taraftan daha büyük gelişme İngiltere bölümünde yani England’da yaşandı. Orada da 136 belediye meclisinde seçim yapıldı ve burada ezici bir sıçramayla Reform hareketi oyların yaklaşık %27’sini alarak birinci parti çıktı. Daha önce İngiltere genelinde bu 136 belediye meclisinde sadece 2 temsilcisi varken şimdi 1454 temsilciye ulaştı. Buna karşılık en büyük kaybeden İşçi Partisi oldu. Yaklaşık 1500 temsilci kaybettiler ve daha önce 2500 belediye meclisi üyesine sahipken şimdi 1068 üyeyle yetinmek zorunda kaldılar. Bu, iki sene önce büyük bir milletvekili kazanımıyla tek başına iktidara gelen bir parti açısından çok büyük bir kayıp. İki yıl içinde seçmenin önemli bir kısmını Reform Partisi’ne kaptırmış durumdalar.

Diğer büyük kazanan ise Yeşiller oldu. Belediye meclisi temsilciliklerini iki katından fazla artırdılar. Aldıkları oy yaklaşık %14’e denk geliyor; İşçi Partisi ise yaklaşık %15 civarında oy almış durumda. Tabii burada bütün belediye meclislerinde seçim yapılmadığı için bunu İngiltere genelinde tam bir ulusal oylama gibi değerlendirmemek lazım. Liberal Demokratlar da temsilci sayılarını artırdılar. Oy oranı bakımından Yeşiller’le Liberal Demokratların gücü birbirine yakın görünüyor. İşçi Partisi’nden sonra ikinci büyük kaybeden Muhafazakârlar oldu. Onlar da %20’nin altına düşmüş gibi gözüküyorlar ve 1300 belediye meclisi üyesinden 800’e gerilemiş durumdalar.

Dolayısıyla Birleşik Krallık’ta çok ciddi bir dip dalgası var. Bunu üç başlıkta özetleyebiliriz: Birincisi, Kuzey İrlanda’da, Galler’de ve İskoçya’da artık meclis çoğunluğunu elde etmeseler bile en büyük partiler bağımsızlık yanlısı partiler ve büyük ihtimalle bu bölgelerin hükümet başkanlıklarını da onlar yönetecek. Bu ilk defa oluyor. İkincisi, 2016’daki Brexit referandumunda “evet” oylarının yoğun olduğu bölgelerde Reform hareketi, İşçi Partisi’nin kalelerini çok açık biçimde sarsıyor. Özellikle İşçi Partisi iktidarının ciddi biçimde güven kaybettiği görülüyor. Üçüncüsü ise artık İngiltere’de iki partili sistemden söz etmek mümkün değil. Reform Partisi diğerlerinin önünde olmakla birlikte, geri kalan dört parti de oyları %15-20 bandında paylaşıyor.

Ö.Ö.: Muhafazakar Parti de herhalde oy kaybetti öyle değil mi?

A.İ.: Tabii, tabii.

Ö.Ö.: Labor’dan kayan oyların Reform UK’ye gittiği yönünde bir tablo kısmen doğru. Ancak bir yandan Labor’dan Yeşiller’e doğru ciddi bir kayış yaşanırken, diğer taraftan Muhafazakâr Parti’den Reform UK’ye doğru da çok ciddi bir seçmen geçişi olduğu dikkat çekiyor.

A.İ.: Reform UK’ye doğru iki farklı seçmen kayışı var. Birincisi Labor’dan gelen kayış. Özellikle İşçi Partisi’nin kalesi sayılan Kuzey İngiltere’de, Manchester ve Liverpool gibi şehirlerde, Brexit’te “evet” oyu vermiş bölgelerde İşçi Partisi’nden Reform UK’ye ciddi bir geçiş yaşanıyor. İkincisi ise Güney İngiltere’de Muhafazakâr Parti’nin güçlü olduğu bölgelerde muhafazakâr seçmenin Reform UK’ye yönelmesi.

Bunun yanında İşçi Partisi’nden Yeşiller’e doğru da ciddi bir oy kayışı var. Bu özellikle Londra çevresinde ve bazı mahallelerde görülüyor. Örneğin Hackney’de ilk kez bir Yeşil aday belediye meclisi çoğunluğunu aldı ve belediye başkanlığını kazanacak gibi görünüyor. Birçok bölgede Yeşiller, İşçi Partisi’nin yerine birinci parti ya da çoğunluk partisi konumuna yükselmiş durumda.

Bir diğer dikkat çekici gelişme de Liberal Demokratlar’daki artış. Yeşiller kadar büyük bir sıçrama yaşamamış olsalar da Liberal Demokratlar artık dördüncü parti konumundalar. Zaten Yeşiller’in tarihsel olarak önündeydiler. Hem daha reformcu merkez sağ muhafazakârlardan hem de merkez sol İşçi Partisi seçmeninden oy alabiliyorlar.

Tabii bunların 2029’da yapılacak genel seçimler açısından ne anlama geleceğini şimdiden kesin biçimde söylemek için erken çünkü iktidarın önünde hâlâ yaklaşık beş yıllık bir dönem var. Ancak Başbakan Keir Starmer üzerinde parti içinde ciddi bir liderlik baskısının konuşulmaya başlandığı görülüyor. Dün bir toplantı yapıldı, bugün de yeniden açıklama yapması bekleniyor. Şimdilik görevden ayrılmasının söz konusu olmadığını belirtti. Ayrıca İşçi Partisi’nin tarihsel olarak önde gelen isimlerinden Gordon Brown’ı kendisine danışman olarak atayacağını açıkladı ancak bunun yeterli olup olmayacağı belirsiz. Önümüzdeki dönemde parti içindeki tepkinin büyümesi halinde İşçi Partisi liderliğinin değişmesi gündeme gelebilir. Buna rağmen, parlamentodaki geniş çoğunluğu sayesinde İşçi Partisi hükümeti kurmaya ve iktidarda kalmaya devam edecek gibi görünüyor.

Ö.M.: Bir de şunu sormak istiyorum: Aşırı sağcı ve göçmen karşıtı Reform UK partisinin bu kadar önemli kazanımlar elde etmesinin İngiltere’nin ve dünyanın geleceği açısından anlamı ne olabilir? Parti, göçmenlere karşı çok sert önlemler alınmasını savunuyor, hatta hiçbir göçmeni istemediğini söylüyor. Bu gelişme sence nasıl sonuçlar doğurabilir?

A.İ.: Bir kere göçmen politikasının daha da sıkılaşacağını düşünebiliriz. Bir de şuna dikkat çekmek gerekir: Bunlar yerel seçimler ve genel seçimlerin ancak kısmi bir göstergesi. Katılım oranları aynı değil; gerçi son seçimlerde katılım yerel seçimlere kıyasla biraz yükselmişti. Buna rağmen, Reform UK’nin etkisinin sadece aldığı oyla sınırlı olmayabileceğini görüyoruz. Özellikle Muhafazakârlar ama belki Liberal Demokratlar ve İşçi Partisi de önümüzdeki aylarda Reform UK’nin bazı politikalarını daha fazla benimsemeye başlayabilir. Yani Reform UK iktidara gelmese bile, özellikle göçmen politikası konusunda kendi çizgisini diğer partilere empoze etme imkânına sahip olabilir.

Göçmen politikası dışında çelişkili bir durum daha var. Kısa vadede mümkün görünmese de Brexit’ten yani Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği'nden ayrılmasından memnun olmayanların oranı hızla artıyor. Şu anda çoğunluğu oluşturdukları söyleniyor; kamuoyu yoklamalarında %55’in üzerine, hatta %58-60 seviyelerine yaklaştıkları ifade ediliyor. Dolayısıyla ilginç bir çelişki var: Reform UK, Brexit’in en önemli taşıyıcı güçlerinden biri ama diğer taraftan Brexit’ten memnun olmayanların oranı giderek artıyor.

Reform UK’nin yükselişi aynı zamanda Galler ve İskoçya’da İngiltere’den uzaklaşma ya da bağımsızlık eğilimlerini de güçlendiriyor. Özellikle İskoçya’da bu daha belirgin. Dolayısıyla mesele sadece göçmen politikası değil; Birleşik Krallık’ın kendi içinde daha büyük bir siyasal ve kültürel çatışma alanı oluşuyor. Reform UK kültürel ve sosyal politikalar konusunda da oldukça muhafazakâr bir çizgide. Bir taraftan “İngilizlerin haklarını koruma” söylemini öne çıkarırken diğer taraftan klasik muhafazakâr temaları da güçlü biçimde sahipleniyor. Nigel Farage’ın zaten Muhafazakâr Parti kökenli olması da bunun bir göstergesi.

Birleşik Krallık’ın önümüzdeki dönemde nasıl bir yön izleyeceği biraz da İşçi Partisi’nin kendini toparlayıp toparlayamayacağıyla bağlantılı. Burada dikkat çekici olan, İşçi Partisi’nin zayıflamasının İngiltere, Galler ve İskoçya’daki Yeşil hareketlere yeni bir alan açmış olması. Yeşiller artık kendilerini yalnızca çevreci bir hareket olarak değil, aynı zamanda bir sosyal devlet projesinin taşıyıcısı olarak da sunuyorlar. Yerel ilişkilerin güçlendirilmesi, yerel demokrasi kavramının öne çıkarılması, yaşlılara ve zor durumdaki insanlara daha fazla destek verilmesi, yoksulluk ve konut sorununa eğilen sosyal politikalar özellikle dikkat çekiyor.

İngiltere’deki Yeşil hareketin liderleri de kendilerini “yeşil sosyal demokrat” ya da “yeşil sosyalist” olarak tanımlıyor. Bu önemli bir değişim çünkü uzun süre Yeşiller yalnızca çevre politikalarıyla sınırlı bir hareket gibi algılanıyordu. Özellikle düşük gelirli kesimler açısından yalnızca çevre koruma politikaları gündeme geldiğinde, bunun günlük yaşam maliyetlerini artıran bir yük gibi algılanması mümkündü. Bu nedenle İngiltere’de ve kısmen Fransa’da Yeşiller’in yapmaya çalıştığı yeni hamle, sadece çevreci bir hareket olmanın ötesine geçmek. İşçi Partisi’nin boşalttığı alanı değerlendiren bu yeni Yeşil hareketin, en azından şimdilik, bunu kısmen başardığı görülüyor.

Ö.M.: Bir de tabii Zack Polanski başta olmak üzere Yeşiller’in Gazze ve İsrail’in soykırım politikası konusundaki tavrı da oldukça belirgin. Bunu görmezden gelmeye çalışan röportajlar ve yayınlar yapılıyor sağ basında; böyle ilginç bir durum da var.

A.İ.: Şurada da bir sorun var: Hükümette olduğu için Labor’un da bu konuda, biliyorsunuz, İsrail’in yürüttüğü soykırımsal politikaları eleştirme konusunda oldukça ikircikli bir tutumu var. Dolayısıyla Yeşiller burada o tonu; insani dayanışmayı, siyasal hakların savunulmasını ve suçluların teşhir edilmesini daha fazla ön plana çıkarıyorlar elbette. Buna karşılık şunu da kabul etmek lazım: Reform tam tersine bir politika izliyor çünkü çoğunluk eğilimine baktığımızda, maalesef seçmen talebinin daha çok İsrail’in yaptıklarına göz yuman bir çizgide olduğu görülüyor. Bu nedenle karşıt bir siyasal pozisyon alan kesimler kendilerine belirli bir alan açabiliyorlar ama genel dalga şu anda daha çok karşı tarafta gibi görünüyor.

Ö.Ö.: Londra’da birkaç kez 500 binin üzerinde kişinin katıldığı Filistin eylemleri yapılmıştı. Biliyorsunuz, çok sayıda kişi tutuklandı vs. Ama bu harekete açık destek veren bir ana akım siyasi parti yok. Yalnızca Polanski sınırlı bir destek vermişti. Tabii Polanski'nin Yahudi olduğunu da göz önünde bulundurmak lazım. Bir yandan Filistin’e destek veren, diğer yandan Yahudi kimliğine sahip bir siyasetçi olması dikkat çekici.

Öte yandan geçtiğimiz Pazar günü The Guardian’da da buna ilişkin bir haber vardı. Mesela “küresel intifada” sloganı yıllardır küresel bir mücadele çağrısı anlamında kullanılıyor ancak Polanski bu sloganı yanlış bulduğunu söyleyen açıklamalar da yapmıştı.

A.İ.: Evet. Londra’daki bu 500 bin kişilik Filistin eylemleri çok yanıltıcı olmasın çünkü zaten Londra’da Reform ve Muhafazakârlar ciddi bir çöküş içindeler. Reform’un asıl dayandığı yer Kuzey İngiltere. Özellikle sanayi işçilerinin büyük bir çöküş yaşadığı, sosyal devletin yeterince destek sunamadığı bölgelerde, göçmenlerin “bizim elimizden işimizi ve ekmeğimizi alıyorlar” söylemi çok güçlü karşılık buluyor. Maalesef Reform, bu temalar üzerinden Labor’un tabanını ciddi biçimde aşındırıyor. Yeşiller ise bu bölgelerde aynı ölçüde etkili olamıyorlar.

İkinci konuya geçelim bitirmeden. Danimarka’da 24 Mart seçimlerinden sonra Mette Frederiksen’in liderliğindeki Sosyal Demokrat Parti ve onun içinde yer aldığı sol blok yani beş partilik ittifak, meclis çoğunluğunu kaybetmişti. 179 sandalyeli parlamentoda 84 milletvekili çıkardılar ama yine de birinci grup oldular. Sağ ve aşırı sağ partiler toplam 77 milletvekili, Ilımlılar ise 14 milletvekili çıkarmıştı.

Danimarka Kralı hükümeti kurma görevini Mette Frederiksen’e verdi ancak Frederiksen, Ilımlılar’ın desteğini alamadığı için geçtiğimiz hafta sonunda görevi iade etti. Bunun üzerine kral, bu kez meclisin en küçük gruplarından biri olan Ilımlılar’ın temsilcisine, Frederiksen hükümetinde savunma bakanlığı yapmış olan Troels Lund Poulsen’e hükümeti kurma görevini verdi.

Fakat burada ilginç bir durum var. Troels Lund Poulsen’e verilen görev, Sosyal Demokratlar’ın ve Ilımlılar’ın katılmayacağı bir hükümet kurmak. Bunun nasıl mümkün olacağı gerçekten büyük bir soru işareti çünkü Sosyal Demokratlar ve Ilımlılar dışarıda kaldığında ne sağ ve aşırı sağ blok çoğunluğa sahip oluyor, ne de soldan bir çoğunluk oluşturulabiliyor. Üstelik Ilımlılar meclisin yalnızca yaklaşık %8’ini temsil ediyor.

Dolayısıyla Danimarka’da oldukça ilginç ve karmaşık günler yaşanabilir. Sosyal Demokratlar’ın geriye düşmesi ayrıca şu açıdan da önemli: Danimarka, Avrupa’da göçmenlere karşı en sert ve en radikal uygulamaları hayata geçiren sosyal demokrat hükümet örneklerinden biri olarak görülüyordu. Pek çok sağ hükümete de model olmuştu. Buna rağmen aşırı sağın yükselişini durdurmakta zorlandıkları görülüyor.

Ö.M.: Danimarka’da da anlaşılan o ki Sosyal Demokratlar’ın I. Dünya Savaşı’ndan beri süregelen siyasal egemenliği ilk kez ciddi biçimde sarsılıyor.

A.İ.: Evet, bu süreç İsveç’ten sonra şimdi Danimarka’da da başlamış görünüyor. Gerçi Sosyal Demokratlar hâlâ birinci parti konumundalar, bunu unutmamak lazım. Ancak artık siyasal sistem içindeki belirleyici ve egemen konumlarını giderek kaybediyorlar.

Ö.M.: Evet, peki çok teşekkür ederiz Ahmet.

A.İ.: İyi günler!

Ö.M.: Görüşmek üzere.

Ö.Ö.: Görüşmek üzere.