Sakat Muhabbet’te Alper Tolga Akkuş, “8 Mart ve Engelli Kadınlar” başlığıyla mikrofonu feminist ve engelli aktivistler Meral Sözen, Mihriban Boyacı, Merve Nur Dinç ve Gül Çandır Saç’a bırakıyor; feminist hareket içinde neden “görünmez” kaldıklarını tartışırken, hem öznenin deneyimini hem de kesişimsel mücadelenin nasıl mümkün olabileceğini ele alıyorlar.
Meral Sözen: Merhaba, Apaçık Radyo'da Sakat Muhabbet programındasınız. Bu hafta sunucunuz ben Meral Sözen. 8 Mart programını bu hafta ‘dört sakat kadın’ olarak biz devraldık. Ben kendimi kör bir kadın aktivisti olarak tanımlıyorum ve şimdi konuklarımızdan da kendilerini tanıtmalarını isteyeceğim.
Merve Nur, sen de kendini tanıtır mısın?
Merve Nur Dinç: Ben Merve Nur. İstanbul'da yaşıyorum, öğrenciyim. İşitme engelli bir kadın olarak tanımlıyorum kendimi. Aslında daha tanısını bile almadığım başka birçok hastalığım var ama tanı almadığım için sadece işitme engelliyim demek benim için çok yeterli oluyor. Teşekkür ederim.
M.S.: Teşekkürler Merve Nur. Gül, sen de tanıtır mısın?
Gül Çandır Saç: Tabii. Bana Gül ya da Gülüş diyebilirsiniz. Ben de altı yıl önce nadir bir ilaç komplikasyonu yaşadım ve bedenim değişti. Kendimi sakat feminist olarak tanımlayabilirim. Yakın zamanda ‘Sanatla Kadın Çalışmaları’ odağında doktora tezimi tamamladım. Hem feminizm, hem de sağlamcılık üzerine düşünmeye, deneyimleri anlamlandırmaya gayret ediyorum diyebilirim.
M.S.: Tam da bu haftaki programın konusu olan şeyin tam kalbinden bir tanıtım oldu bu. Mihriban?
Mihriban Boyacı: Selam herkese. Ben de Mihriban. Bilgi Üniversitesi'nde Yeni Medya ve İletişim Bölümü öğrencisiyim. Aynı zamanda kör bir kadınım. Hem toplumsal cinsiyet, hem de sakatlık kurumlarında ve aslında bütün azınlık kimlikleri özelinde; hem okulda akademik olarak, hem de günlük hayatımda yazar ve çizer olarak pek çok çalışmayı yürütürüm. Çizeri bu arada tamamen mecazi kullandım.
M.S.: Sağol Mihriban. Biz 8 Mart temalı bu programı bu hafta neden devraldık? Aslında cevabı da açık bence: Alper Tolga, Sakat Muhabbet'i hazırlayan, sunan ve programın sahibi. Fakat 8 Mart ile ilgili bir yayın yapılacak ise şüphesiz ki öznelerin konuşması gerekiyordu ve biz ‘Dört Sakat Kadın Özne’ olarak programın tamamını devraldık.
Programın içeriği, akışı, konuşmaların yapılması ve hatta programın tanıtım metnine kadar seçilecek şarkı hepsi tamamen bizim elimizde, bizim kontrolümüzde olacak. O yüzden bu yayın boyunca Alper Tolga'nın sesini hiç duymayacaksınız. Kendisini şu an ağzı bantlı bir şekilde sandalyeye bağlı bir kenarda duruyor gibi düşünebilirsiniz.
Çift Taraflı Ayrımcılık ve Görünmez Olma
M.S.: Burada bu hafta biraz belki alışkın olmadığımız radikal bir konuyla karşınızda olacağız. Öyle olmaması beklenirdi belki ama biz hem sakat, hem de kadın olarak çift taraflı gördüğümüz ayrımcılık ve bunun sonucu olan görünmez olma, duyulmaz olma, bilinmez olma haline bir itiraz olarak burada toplandık.
Bunun iki boyutu var: Birincisi, kadın hareketi içinde engelli kadınlar olarak yeterince görünür olmamamız. İkinci boyutu da engelli hareketi içinde kadın aktivistler olarak yeteri kadar görünür olmamamız. Bu konuyu biraz daha açmak için şöyle bir plan öneriyorum; başta kadın hareketi içinde biz sakat kadınlar neredeyiz, ne kadar dahil olabiliyoruz, neden olamıyoruz olamadığımız yerlerde ve neden karşılaşmıyoruz?
Belki bu programı dinleyenlerle de şu an karşılaşmış olduk ve bu harika bir şey ama muhtemelen daha önce karşılaşmadık. Neden böyle oluyor? Buradan başlayalım diye düşünüyorum.
Gülüş, sen bu konuda bir şeyler söylemek, bize bir yol açmak ister misin?

Engelli Kadınlar Hem Feminist Hem de Sakat Hareketinde Neden Görünür Değil?
G.Ç.S.: Teşekkür ederim Meral. Birkaç bir şey söylemeye çalışayım. Çok önemli bir yerden sözünü kurdun sen ve oradan devam etmeye çalışayım.
Aslında bence ben dahil hepimizin öz eleştiri vermesi gerekiyor bu konuyla ilgili diye düşünüyorum. Sağlamcılık zaten engelliliği, sakatlığı, kronik hastalığı, yaşlı bedenleri bir zayıflık ve yük olarak kodluyor - bunu biliyoruz. Fakat örgütsel süreçlerde de bu düşünsel zemin yeniden ve yeniden üretilebiliyor farkında olmadan. Emek süreçlerinde yer bulmakta zorlanabiliyorsunuz. Örgütlenme pratiklerine baktığınızda aslında kapitalizmle mücadele ettiğiniz pratiklerle karşılaşabiliyorsunuz. Hız odaklı ve bu hız genellikle hareket üzerinden kuruluyor. Bu hareketle birlikte, bu süren hızla birlikte rekabet pratikleri ortaya çıkabiliyor.
Yani aslında bizim kapitalist değerlerle - değer demek ne kadar doğru bilmiyorum ama - mücadele ettiğimiz durumların burada yeniden, özellikle sakat bedenler için yeniden üretilebildiği ile karşılaşabiliyoruz. Herkesin yeteneğine göre işten ziyade sağlam bedenin merkeze alındığı düşünsel süreçler örgütlenebiliyor ya da tam tersi örgütsel süreçlerde bulunsanız bile engelli ya da sakat kimliğinizin daha geri planda tutulması durumu ortaya çıkabiliyor yani bir konu kısıtlanacaksa bu ilk sağlamcılık olabiliyor.
Bunu deneyimlediğim için söylüyorum. Ona zaman kalmadığı olabiliyor ya da bu etkinlikte bazı yerlerde kısıtlamalar yapılması gerekebiliyor deniliyor ve bu ilk sağlamcılık olabiliyor.
Biz de dün bir buluşma gerçekleştirdik ve orada bir kadın arkadaşımız şöyle bir şey söyledi ve bunun da ben çok kıymetli olduğunu düşünüyorum, “Ben kronik hastalık yaşayınca örgütten çıktım,” dedi ve, “Aslında ben iyi yazan bir kadınım, yazabilirdim, yazarak katkı sunabilirdim,” diye de ekledi. Bu bence çok önemli bir deneyim. Benzerini ben de kendi süreçlerimde yaşıyorum, ben de benzer bir uyumsuzluğu hissediyorum çünkü orada ister istemez makbulleşen, normlaşan, ortalama bir pratik, sağlamcı bir pratik ortaya çıkıyor yani hızın öncelendiği, görmenin öncelendiği, işitmenin öncelendiği, bunun merkeze konulduğu gibi.
Dolayısıyla bu ortalamanın, bu kurulan sağlamcı ortalamanın içinde olmayanların verdiği emek süreci de daha az değerlendirilebiliyor ya da daha görünmez değerlendirilebiliyor. Bununla mücadele etmemiz gerektiğini düşünüyorum ve dolayısıyla bu da ancak öz eleştiriyle başlayabilir diye düşünüyorum.
Bugün biraz seninle de telefonla konuş’muştuk ama onu istersen bir sonrakinde bahsedeyim - ‘Crip Time'dan biraz bahsedecektim ama şimdilik bunları söyleyebilirim.

‘Hiçbir 8 Mart Duyurusunda Erişilebilir Çağrı ile Karşılaşmadım’
M.S.: Çok sağol Gülüş, çok güzel bir giriş yaptın. Gerçekten yolu açtın ve ikinci turda mutlaka bence ondan da bahsetmelisin çünkü o kör-sağır ya da bedensel çeşitliliğin hepimizin ortak yaşadığı bir zamanlama, yetişme-yetişememe meselesi.
Feminist harekette ya da kadın hareketin içinde yeterince görünür, yeterince aktif ve bunu istiyor olmamıza rağmen çoğu kez çeşitli sebeplerle dahil olamamamızla ilgili kör bir kişi olarak şundan bahsedeceğim: Bu yılki 8 Mart'a hepimizin bildiği pek çok örgüt, hareket çağrı yapıyor. Bugün biz bu program kaydını yaparken - 7 Mart Cumartesi bu arada bugün - şu ana kadar - cümleyi bir türlü söyleyemiyorum farkındaysanız, söylemesi güç bir şeyden bahsedeceğim - bir tane bile erişilebilir çağrıyla karşılaşmadım. Hiçbir tane fotoğrafta alt metin yok, bir sosyal medya hesabı yok. Paylaşımlarda sürekli şunu gördüm: ‘8 Mart'ta buluşuyoruz, yan yanayız, birlikteyiz, birlikte güçlüyüz. Sen yoksan bir eksiğiz.’ Bunlar Çok güçlü laflar ama ben şöyle düşünüyorum ki biraz sert olabilir. Çağrıları okuyorum ve fotoğraflarda körler için, ekran okuyucu kullanan körler için alt metni olmadığında şöyle diyorum, ‘Beni çağırmıyorlar. Demek ki beni çağırmıyor’. Bu çok sert bir şey. Yaşadığım şey sert olduğu için biraz sert ifade ettim.
Benim bu getirdiğim yerden Mihriban belki bu erişilebilirlik ve o bir araya gelememe halini anlatabilir. Ne demek istersin?

Erişilebilirlik ve Bir Araya Gelememe Hali
M.B.: Aslında konuştuğumuz konular oldukça az dillendiriliyor ve bu yüzden öncelikle bugün burada bu konuyu konuşuyor olmaktan kendi adıma çok mutluyum. Bunu her mücadelede de dile getirmekten aynı mutluluğu duyacağım.
Aslında senin az önce söylediğin şey çok önemli; ben de sosyal medyayı hem alanım gereği, hem de ilgim gereği çok fazla takip ediyorum ve feminist örgütler sadece 8 Mart çağrılarında değil, günlük paylaşımlarının neredeyse hiçbirinde erişilebilirliği gözetmiyorlar. 8 Mart'ta bir betimleme, görsel açıklaması eklememekten tutalım da, alanda tekerlekli sandalyesiyle bulunmak isteyen bir kadına uygun ortam sağlanmadığı sürece ya da kör birisi, alana gelmek isteyen kör birisi kendiyle birlikte alanda başka bir kadınla var olmak istediğinde yani bir destekçi aradığında bu hızlı bir organizasyon sürecinde tamamlanamadığında aslında evet bir kişi her zaman eksik kalacak ne yazık ki ve bu da mücadelenin içinde aslında önemli bir eksiklik demek.
Bu eksikliğin kapatılması için biz, kendimiz mücadelemizde bir şeyleri daha fazla söylemek için kendi özeleştirimizi yapıp devam edebiliriz ama başka tarafta da feminist örgütlerin, bu alanda çalışma yapan kollektif birliklerin öz eleştirilerinde çok daha fazla ve aslında biraz da sert yapmaları gerektiğini düşünüyorum.
Ben bir öğrenci olarak, kendi okulumda bir feminist örgütün çalışmasına katılmak istediğimde ya da başka bir öğrenci kulübünün çalışmasına katılmak istediğimde genelde sağlamcılık alanına ilgisi olmayan kişilerin olmadığı bir örgüt ise bu bir kırılganlık her zaman seziyorum. Mücadelenin içindeki desteğe aslında en çok ihtiyacın olduğu dönemlerde dahi aramızdaki iletişimin hiç tam kurulamadığını hissediyorum çünkü hep bir kırılganlık var, hep bir öteleme var. Bir yazımda da söylemiştim ve erişilebilirliğin bir külfet olarak görülmesi durumu var aslında çalışmalarda.
İzlenilen bir film var mesela, dün okulumda izlendi mesela ve bu film sesli betimlemeli izlenmediği için ben o filmde olmadım, yer almadım. Aslında bunlar çalışmalarda bir külfet olarak görünmeyene kadar, herkes hak ettiğini ve hakkını alana kadar biz de bir şekilde mücadelemize hep devam edeceğiz diyebilirim.
M.S.: Mihriban çok sağol. Bunca sorunlu, bu kadar güzel yapıcı bir yerden devam etmemize sen de bir yol açtın diye düşünüyorum.
Merve Nur, sen de bir öğrenci olarak hem kadın kimliğinle, hem de engelli kimliğinle var oluyorsun ve bunlardan birinin diğerini arka planda bırakmaya mecbur bırakan bir ortamın içinde yaşıyoruz.
En başta Gülüş konuşmasında demişti, feminist hareketin içinde. engelli kimliği daha arka planda kalırsa daha kolay var olmak mümkün oluyor ve aynı şekilde engelli hareketinin içinde de feminist kimliğimizi daha arka planda bırakabilirsek daha uyumlu çalışabiliyoruz. Bu, bizi bir yandan hem kimlik çatışmasına götürüyor, hem de kimliklerden birini belki seçmeye bizi zorlayabiliyor.
Sen bu konuda ne yaşıyorsun? Kadın hareketinin içinde de yer alıyorsun ve aynı zamanda engelli kimliğine sahipsin. Bu ikisi bir arada sende ne gibi bir çatışma yaratıyor ya da yaratıyor mu? Senin deneyimin nasıl?
M.N.D.: Ben en başta şunu söylemek istiyorum. Sen giriş konuşmanda biraz sert oldu demiştin ama bence sert olmadı, hatta az bile oldu.
Ben şu an 8 Mart'a giderken aşırı öfkeli ve kırgınım genel olarak çünkü engelli kimliğini görünür kılmaya çalışınca geri dönüş almıyorsun mesela. Sürekli, ‘siz yankı odalarınızda konuşun’ gibi bakıyorlar ve böyle kalıyor. Ben bu süreçte en çok bunu gördüm. Söylüyorsun ama geri dönüş almıyorsun.

‘Engelli Öğrenci Olmak Beni Çok Yıpratan Bir Şey’
M.N.D.: Biz sosyal medyada bir paylaşım yaptık ve çok fazla insan kendi hikayesine ekledi, çok güzel ve ben hikayeye bakarken, ‘Aa, bu arkadaşım da paylaşmış’ diye şaşırdım yani o dayanışmayı orada görmek güzeldi ama orada kalıyor. En güncel bunu da eklemek istedim.
Onun dışında, engelli öğrenci olmak beni çok yıpratan bir şey. Şimdi yeni dönem de başladı, okul açılalı iki hafta oldu ama daha gitmedim. O kadar gitmek istemiyorum ki... Çünkü okul beni kapsamıyor, hiçbir şekilde kapsamıyor. Sürekli o kronik hastalıklarım beni bir duvardan duvara mı vuruyor, ne diyeyim bilmiyorum. Haftanın beş günü okula gitmek çok zor yani aşırı zor. Bunu mesela hocalarla paylaştığımda da devamsızlık oluyor. Peki ama sence ben onu düşünebilir miyim şu anki durumumda?
Şunu düşünmüyorlar mesela ‘Ne yapabiliriz? Nasıl bir erişilebilirlik sağlayabiliriz?’ Ne üniversitedeki hocalar, ne de feminist alandaki arkadaşlarımız buralarda çözüm odaklı gelmiyorlar.
‘Çözüm Olarak Ne Yapabiliriz?’
M.S.: Merve Nur, çok sağol, iyi ki paylaştın. İyi ki buradayız, iyi ki bunları söylüyoruz.
Ben şimdi bu turda da şunu sormak istiyorum. Sorunu ortaya koyuyoruz ve çözüm adına da ben söyleyecek bir şeyimiz olduğunu düşünüyorum, samimiyet gerekiyordu diye düşünüyorum ve niyetimiz var ise çözeceğiz.
Çözüm için bence birinci adım olarak bizim burada bunu söylememiz, bunu ifade etmemiz. İyi ki buradayız, iyi ki anlatıyoruz. Herkesten çok kısa, sizce ne yapalım? Yani bu şeyi yapıcı hale getirmek veya bu sorunu aşmak için ne önerirsiniz diye bir tur da öyle sormak istiyorum.

Crip Time: Sakatın Kendi Zamanı
G.Ç.S.: Biz 8 Mart'ta sakat kadın arkadaşımla birlikte kamp sandalyelerimizle kitlenin varacağı noktada onları bekleyeceğiz ve kamp sandalyelerimize oturup, pankartlarımızı açıp onları karşılayacağız. Burada hem tatlı, hem de direnişçi bir pratiğimiz olacak ama bununla birlikte şunu söylemek istiyorum ben; Crip Time (Sakat Zaman, Sakatın Kendine Uygun Zaman) kavramından biraz bahsetmek istiyorum. Belki bir çözüm, belki birlikte bir düşünme alanını açabilir.
Feminizm, queer ve sakatlık çalışmaları kesişimselliğinde Crip Time diye bir kavramla karşılaştım ve aslında tam da bu engelli, kronik hasta bedenlerin zamanla yani zaman dediğimiz şeyle farklı bir ilişki kurduğunu ifade ediyor. Hızlı, sürekli, üretken, kesintisiz, çalışma odaklı, sağlam, beden temposuna göre kurulu bu kapitalist değerlere karşı Crip Time bir alternatif düşünce sistemi ortaya koyuyor. Engelli veya sakat veya kronik hasta bedenler çoğu zaman yavaşlayabilir, dinlenmeye ihtiyaç duyabilir, ataklar veya ağrılar nedeniyle ritmi değişebilir, öngörülemeyen zamanlar yaşayabilir ve değişkenlik seyredebilir bu durum. Fakat burada sorun bedenlerin yavaş olması değil; dünyanın yalnızca sağlam bedenin zamanına göre kurulmuş olması. Bu tam da sadece sağlamcı değil, kapitalist de bir değer olarak karşımıza çıkıyor.
Crip Time düşüncesine göre etkinliklere ara verilebilir, esnek süreçler dahil edilebilir, çevrimiçi katılımları oluşabilir, dinlenme alanları oluşabilir yani erişilebilirlik zaten temel bir hak bununla birlikte bir düşünce sisteminin değişmesinden de bahsediyor ve modern toplum zamanı verimlilik, hız ve üretkenlik üzerine kuruludur; kesintisiz bir üretkenlik ve bu zaman düzeni de kapitalisttir diyor ve sağlamcıdır diyor ve engelli ya da sakat bedenler bu zaman düzenine uymaz - artık uyamaz demek istemiyorum.
Merve, gerçekten çok zorlanıyorum dedi ya, bunu bir yük ya da eksiklik olarak değil, aslında ben bunu tam da sakat bedenlerinin gayet de antikapitalist olduğunu düşünüyorum yani varlıklarının gerçekten antikapitalist olduğunu düşünüyorum. Kapitalist üretkenlik zamanına karşı bir alternatif zaman politikası bize sunuyor.
Doğrusal olmayan zaman, yavaşlayan, kesintili ve esnek. Bu kapitalizmin hız ve sürekli üretim mantığıyla çalışan değerlere karşı çok önemli bir duruş diye düşünüyorum ve örgütlerin de bu Crip Time kavramını kendi örgütsel süreçlerine, pratiklerine bir düşünce sistemi olarak dahil edebileceği konuşma alanlarının artmasını diliyorum ben kendi adıma.
Sakat bedenler zaten bedenlerinin hakikati gereği buna uymuyorlar - uyamıyorlar demek istemiyorum. Burada bir çaresizlik de ortaya çıkmasın. Uymuyorlar, bu bir gerçek. Biz bedenimizin gerçeğini yaşamak istiyoruz, farklı bir şey yaşamak istemiyoruz. Sahte bir uyumlanma, sahte bir benlik inşa etmek istemiyoruz.
Bedenimiz bu gerçeklikle, hatta bedenlerimiz de bu antikapitalist değerleri bence gayet ifşa ediyor diye düşünüyorum.
M.S.: Mihriban sence buradan başlayabilir miyiz? Sen ne diyeceksin?
M.B.: Ne yapabiliriz ya da ne yapılmalı diye konuştuk ya, ben çözümün aslında çok basit bir yerde olduğuna inanıyorum ve basit olan çözüm de şu: Engelli kadınlar var ve bu bizim bir kimliğimiz. Biz sakatlık kimliğini kabul ediyoruz ve aslında bütün feminist örgütlerin ve genel bütün insanların kimliklerimizi kabul etmesi gerekiyor. Bizi tanımaları gerekiyor.
Bizi hayatta var olan, yaşayan, gülen, ağlayan, gezen, tozan bir şekilde bütün bu süreçlerin içinde dahil olan insanlar olarak dahil olma biçimlerimizin hepsinde farklılıklar olabilir ama bunun hiçbir önemi yok. Kabul etmeleri gerekiyor.
Benim reddedilemez bir kimliğim var ve bu benim direnç alanım, politik duruşum, kendi alanım ama sen
benim kimliğimi tanımadığın zaman bu gerçekleşemiyor.
Bir kadın arkadaşım, sokakta bana sormadan koluma girdiğin zaman, bazen ve hatta çoğu zaman beni çok rahatsız ediyorsun çünkü haklı olarak aynı şey sana yapıldığında çok sinirlenecek ve öfkeleneceksin. Ben de en az seni sinirleneceğin ve öfkeleneceğin kadar sinirleniyorum.
Bütün farklılıkların bir arada olması herkesi geliştiren ve dönüştüren bir şey. Bu farklılıkların tadına varıp birlikte yaşamayı öğrenmemiz gerekiyor diyebilirim tam da genel anlamıyla.
M.S.: Varız, iyi ki varız ve iyi ki de burada bunu anlatıyoruz. Güzel anlattın bence. Merve Nur, sence ne yapalım?
M.N.D.: 8 Mart özelinde bunu açmak istiyorum. Ben bu arada 8 Mart'a şu an aşırı dolu ve öfkeliyim. Tüm kafa orada; yarın ne olacak, ne bitecek?
Mesela ben feminist örgütlerden şunu beklerdim. Eylem komitelerinden, engelli kadınlar nerede, bunları kendi içlerinde sorgulayıp, bizi çağırıp, nasıl erişilebiliriz, erişilebilir yapabiliriz alanları gibi, bunların tartışıldığı bir ortam yaratmalarını isterdim ki ulaşmaya çalıştık ama dönüş alamadık.
Onun dışında bence artık tüm feminist örgütler kendi örgütleri içinde sağlamcılık üzerine bir politika açıklamaları gerekiyor. Artık sağlamcılığın üzerine konuştuğumuz bir dönemdeyiz ve bunu konuşmaya daha çok devam edeceğiz. Şu sürecin içindeyken artık böyle bir silkelenip bunu politikamıza eklemeliyiz gibi bir yerden bir şeyleri değiştirip dönüştürmeleri, öznelere de dahil ederek yani bizlerle konuşarak böyle bir şeye ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.
M.S.: Bence de bu biraz karşılıklı yapacağımız bir şey. Biz kendimizi dayatacağız ki dayatıyoruz aslında şu an.
Bu yönüyle bu program en başta dedim biraz alışılmadık sözlerle dolu olabilir ama bu bir başlangıç ve Merve Nur, seninle de konuşurken, ‘Kapıları kırarak giriyoruz birçok yere biz’ demiştik. Burada da öyle gerekiyorsa öyle olacak. Bu da bizim deneyimimiz oldu.
M.N.D.: Ben araya girdim ama beni aradığında hatırlıyor musunuz? 8 Mart için bir şeyler yapalım, alana çıkalım diye aramıştın. Ben o gün hatırlıyorsan çok heyecanlanmıştım. İstediğim bir şeydi ama öyle harekete geçmemiştim. Asıl senin araman benim için itekleyici bir güç olmuştu ve o zaman çok iyi konuşmuştuk. ‘Feminist örgütlerle iletişime geçeriz, şunu yaparız, bunu yaparız’ demiştik ama onlar böyle havada kaldı ya....
M.S.: Güzel oldu, bize de deneyim oldu.
M.N.D.: Evet ama yine içimde biraz da olsa umut var yani bugün 7 Mart, yarın 8. Şu son dört saate de bakalım.
Haftaya Engelli Kadınlar ve 8 Mart Bahsine Devam Ediyoruz
M.S.: Bu arada bizim gerçekten konuşacak, söyleyecek çok şeyimiz varmış yani şarkı arası için şöyle düşündüm, şu an olabilir. Şimdi bizim seçtiğimiz şarkıyı dinleyeceksiniz.
Maalesef yarım saatlik programa sığamadık ve bir hafta daha Alper Tolga eli kolu bağlı bir şekilde sandalyede kalacak ve biz haftaya belki yine burada olup tekrar çok anlatacak şeylerimiz olacak. Öyle sanıyoruz ki Sakat Muhabbet programının adının hakkını veren şeyler konuştuk, umarız bir nebze rahatsız edici olmuştur.
Umutla, dirençle.
G.Ç.S.: Örgütlerde sakat zamanı hemen şimdi! Hep Birlikte! "Beni kategorize etme!"


